Seslisozluk.com Forums   Sözlük - Lost Password - Edit Account
Word Requests x Others | Helpful Answers


Go Back   Seslisozluk.com Forums > English language help, discussion and fun > Politics and News

 
 
LinkBack Thread Tools Display Modes
  #1 (permalink)  
Old 2007-04-09, 01:49
hakanca's Avatar
Senior Member
 
Join Date: Apr 2005
Location: Vancouver, Canada
Posts: 410
hakanca is on a distinguished road
Exclamation Demokrasi elden gidiyor(mu acaba) ???

(Turkiye'de demokrasi ve laiklik adi altinda yillardir oynanagelen oyunlari gun isigina cikaran, ozellikle ihtilalci pasanin dernegince --bilmeyenler icin belirteyim, 14 Nisan yuruyusunu duzenleyen Ataturkcu Dusunce Dernegi genel baskani, hakkında birçok darbe teşebbüsünde bulunduğu, şimdiki Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ve kara kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ'u tasfiye ederek Kara Kuvvetleri komutanı ve genelkurmay başkanı olmak ihtirası taşıdığı, bu amaçla komutanlarının dahi telefonlarını gayri meşru şekilde dinlettiği gibi iddialar olan eski Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur'dur-- duzenlenen 14 Nisan yuruyusu(provokasyonu) oncesinde bence herkesin okumasi gereken bir yazi...Belki biraz uzun gelebilir ama kesinlikle sonuna kadar okuyun...)

------------------------
Tehlikede olan iktidarları, demokrasi değil!

Epey zamandır 'yükseklerde' cumhurbaşkanlığı seçimi tartışılıyor! Yapılan 'tartışmaların' tuhaflığı ve saçmalığı nedense insanları rahatsız etmiyor. Normal koşullarda tartışmanın, 'kim cumhurbaşkanı olsun veya olmalıdır' şeklinde yürümesi gerekirken, bizde 'kim olmasın, olmamalıdır' biçimini alıyor.

Siz hiç başka yerde böyle bir saçmalık gördünüz mü? Vasat bir 'burjuva demokrasisinde' başbakan olmuş birine "sen cumhurbaşkanı olamazsın" denebilir mi? Birileri böyle bir şeyi söylemeye hakkı olduğunu düşünebilir mi? Sen kendi adayını çıkarırsın başkaları da kendi adayını çıkarır ve sen başkasının adayına karışamazsın. Kaldı ki, bildik 'parlamenter burjuva demokrasilerinde' başbakan cumhurbaşkanından daha büyük yetkilere sahiptir, besbelli ki, icranın başıdır, cumhurbaşkanlığıysa daha ziyade 'semboliktir' bir imza ve onay makamıdır. Öyleyse sorun nedir? Aslında sorun Türkiye'deki rejimin niteliğini angaje eden bir şeydir ve "demokratik, laik bir sosyal hukuk devleti " olduğu söylenenin çapıyla ilgilidir. Esasen cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili "istemezük cephesinin" dili ve üslubu rejimin niteliğini ve yönetim zihniyetini ele veriyor.

Halk iradesi hep hiçe sayıldı...

Osmanlı İmparatorluğu'nda köklü bir devlet/ halk yabancılaşması geçerliydi ve bu durum imparatorluk mantığının bir gereğiydi. İlişkinin yönü devletten halka doğruydu. 1923 de devletin adı cumhuriyet olarak değiştirilse de, devlet/halk yabancılaşması kaldığı yerden devam etti. Zira, devletin adının değiştirilmesinde halk kitlelerinin -emekçi sınıfların densin- bir dahli olmamıştı. Cumhuriyet, cumhurun hiçbir dahli olmadan bir 'saray darbesi' sonucu ilan edilmişti,... Velhasıl 'cumhursuz cumhuriyet' söz konusuydu. Devlet-i âliyye, Türkiye Cumhuriyeti Devleti olmuştu... Bağnaz resmî tarihin ve boğucu resmi ideolojinin rahle-i tedrisinden geçmiş diplomalılar, akademik statünün gardiyanları ve diğerleri hiçbir zaman rejimin niteliğini tartışmaya yanaşmadılar, yanaşmaları da zaten mümkün değildi. Aşırı modernist retoriğe rağmen eski zihniyet ve eski yönetim anlayışı kaldığı yerden devam etti. Osmanlı döneminde haraç veren halk, artık vergi verip, askere gidiyordu ve asla işe karıştırılmıyordu. Neden işe karıştırılmadığının cevabı da hazırdı: Halk cahildi, henüz sürece dahil edilmeye ehil değildi, bir hukuk terimini kullanmak gerekirse, henüz "mümeyyiz" değildi, öyleyse olgunlaşıncaya, mümeyyiz oluncaya kadar oyunun dışında tutulmalıydı... Bu zihniyet o kadar köklüdür ki, bugün bile "demokrasiye erken geçildiğinden" hayıflananlar eksik değil. İşte sorun tam da bununla ilgilidir. Başka türlü ifade etmek istersek, "demokrasiye geçişin" manâ ve mâhiyetiyle ilgilidir. Demokrasiye mi geçilmişti yoksa demokrasiye geçiliyormuş gibi mi yapılmıştı? 1946'da geçildiği söylenen "çok partili sistem" ne mene bir şeydi? 1923 sonrasındaki rejim, otokratik bir dikta rejimiydi. II. Dünya Savaşı ertesinde iç ve dış nedenler veri iken, otokrasinin mevcut haliyle yola devam etmesi artık mümkün görünmüyordu. Bundan sonra "devletimizin birden çok partisi" olacaktı, Türkiye "demokrasiye geçecekti"... 'Çok partili sistem' denilen de devlet partilerinin sayısını artırmakla ilgiliydi. Artık bir tek devlet partisi olmayacaktı... Tabii her isteyenin siyasi parti kurması mümkün değildi. Hele 'sınıf esasına' göre parti kurmak asla...

Zaten "sınıfsız kaynaşmış bir kitle" söz konusuyken, sınıf çatışmalarından ari bir toplumda tek bir siyasi parti bile gereksiz değil miydi? Öyle bir 'çok partili sistem' ki, orada ifade ve örgütlenme özgürlüğünün kırıntısına bile yer yoktu. Kurulan siyasi parti veya partiler devletin kurulmasına izin verdiği partiler, 'devlet partileri' olabilirdi. Bundan sonra 'demokrasi oyunu' şöyle oynanacaktı: parti devletten oy halktan... Fakat hesap edemedikleri bir şey vardı; sınırlı da olsa kitleler işe karıştığında güdümlü hareketin güdümlü olmaktan çıkma riski her zaman vardır. İşte Demokrat Parti bu amaçla bir muvazaa partisi olarak kuruldu- kurduruldu [muvazaa danışıklı dövüş anlamındadır]. Bir muvazaa partisi olarak kurulduğu halde 1946 genel seçimlerinde baskı ve hileyle partinin önü kesildi; fakat 1950 seçimlerinde ezici çoğunluk sağlayıp hükümet kurmasını engelleyemediler. Halk sınırlı da olsa işe karışırsa ve ondan oy istemek 'zorunluysa', taviz vermek de kaçınılmazdır. Ve Demokrat Parti tarafından verilen tavizler "memleketin sahiplerini" rahatsız etti. 'Memleketin sahipleri' dizginlerin elden gittiği korkusuna kapılmışlardı. Avam takımının işe fazla karıştırıldığından şikayetçiydiler... 27 Mayıs 1960 darbesiyle DP hükümetine son verdiler, partiyi kapatıp başbakanı astılar ve muvazaa partileriyle yönetme geleneğini oluşturmaya o tarihte başladılar. 1950-1960 dönemi 'merkez' ya da aynı anlama gelmek üzere 'memleketin sahipleri' [cumhuriyetin sahipleri] için bir ders olmuştu.

Erdoğan'a karşı çıkmalarının asıl nedeni?

Öyle bir yapı ve işleyiş oluşturmalıydılar ki, muvazaa partileriyle ve uzaktan kumandayla yönetmek mümkün olsun. Bu amaçla halkın sürece katılımını sınırlayıcı bir dizi kurum ve mekanizmayı [ordunun gerektiğinde 'koruma-kollama' gerekçesiyle darbe yapmasının yasallaştırılması, tabii ve kontenjan senatörlüğü, MGK'nın imparatorluktaki 'Divan-ı Hümayun' statüsünde etkin bir iktidar aracı haline getirilmesi, Senato, Anayasa Mahkemesi, vb.] devreye soktular. Böylece kuliste kalarak yönetebilecekleri bir yapı ve işleyiş oluşturdular; ama muvazaa partileri de olsalar, partilerin halktan oy isteme 'gereği', uzaktan kumandayla yönetimin 'tereyağından kıl çeker gibi' sorunsuz yürümesine izin vermezdi. Bu yüzden yaklaşık onar yıllık aralarla [1960, 1971, 1980, 1997] darbe yapıp aracı yeniden rayına oturtmak zorunda kaldılar.

Bütün bu zaman zarfında 'memleketin sahiplerinin' yegane kaygısı, kitleyi 'oyunun dışında tutmaktı'. Eğer emekçi halk çoğunluğu işe karışırsa, ayrıcalıklarını, dokunulmazlıklarını velhasıl 'devletli' statülerini kaybetmeleri kaçınılmazdı. 1946'da başlatılan süreçte, benim " asıl devlet partisi" dediğim merkezle, çevre [merkezin kurduğu/kurdurduğu muvazaa partileri] arasında ilginç bir iş bölümü oluştu. Her darbeden sonra bu iş bölümü daha da 'netleşti' ama hiçbir zaman adı konulup, telaffuz edilmedi. Şeçimle gelip hükümet kuran parti veya partiler, neleri yapamayacaklarını, neleri yapmalarına 'izin verildiğini' daha iyi anlasalar, "asıl devlet partisinin" üslubuna daha iyi uyum sağlasalar da, oy derdi yüzünden sınırı aştıklarında, ya da merkez öyle düşündüğünde, bir darbeyle devrilmekten kurtulamadılar. Böyle bir 'iş bölümü' geçerliyken ve muvazaa partilerinin 'temel sorunlarla ilgilenmesinin yasaklandığı koşullarda, siyasi partiler de birer şirket gibi işlemeye başladılar: Kendilerini ve yakınlarını zengin etmek üzere hazineyi ve bütçeyi yağmaladılar... Velhasıl temel sorunlarla ilgilenmemenin karşılığı olarak, şirket gibi çalışmalarına izin verilmişti... Merkez [asıl devlet partisi] kendi konumunu tartışmamak şartıyla buna göz yummak, sineye çekmek zorundaydı... Zaten bu durum Memlûk devlet ve siyaset geleneğine de yabancı değildir. Bilindiği gibi Memlûk sisteminin bir versiyonu olan Osmanlı İmparatorluğu'nda iktidar [egemen sınıflar bloku], silahlı adamlar, ulema ve tacir koalisyonundan oluşuyordu... İşte Türkiye'de siyasi partilerin hükümet oldukları halde iktidar olamamaları, yukarıda sözünü ettiğim bu ikili yapı veya muvazaa partileriyle yönetme üslubuyla ilgilidir. Türkiye'de hiçbir hükümet asıl devlet partisinin [merkezin densin] yetki alanına giren hiçbir şeye burnunu sokamaz, sokarsa bedelini öder. Mesela seçimle gelmiş bir hükümet Kürt sorununa el atamaz, Ermeni faciasıyla ilgili söz edemez [zaten öyle bir kaygısı da olmaz], Kıbrıs'la ilgili açılım yapmaya kalkamaz, rejimin tabularına dokunamaz...

Yukarıda kısaca özetlediğim 'geri planı' hatırlamak, cumhurbaşkanlığı seçimi tartışmalarının tuhaflığını ve saçmalığını anlamayı kolaylaştıracaktır. CHP ve bir bütün olarak "istemezük cephesinin" Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Çankaya'ya çıkması halinde laikliğin ve 'cumhuriyetin temel ilkeleri' dediklerinin tehlikeye gireceğini ileri sürmesi, sözünü ettiğim 'ikili yapıyla' doğrudan ilgilidir. Başka türlü söylersek, Türkiye'deki 'demokrasi oyununun' ne mene bir şey olduğunun itirafıdır. Aslında tehlikeye girdiğini söyledikleri, kendinden menkul 'ilkeler' midir, yoksa devletlülerin iktidarı, ayrıcalıkları ve dokunulmazlıkları mı? Dün ABD güdümlü politik İslam'ı sola karşı kullanmak isteyenler de kendileri değil miydi? O zaman laiklik elde mi kalıyordu? Görünen o ki, ruhları çağıranlar geri yollayamamaktan şikayetçi... Kendi koydukları kurallara uymamak için bahaneler arıyorlar... Laiklik şampiyonları Diyanet İşleri Başkanlığı [fiilen din işleri bakanlığı] diye bir kurumu da sorun ediyorlar mı? Çok partili sistem denilen, birden çok devlet partisi veya muvazaa partileriyle yönetme dönemi olan 1946-50 sonrasında halk oy kullandı; ama oy verdikleri partiler onları temsil etmedi. [bunu söylerken her zaman bir seçim ve temsil mistifikasyonu olan ve gerçek demokrasinin önünü kesmek üzere tasarlanmış temsilî demokrasiyi yücelttiğim sanılmamalıdır]. Cunta anayasasını, siyasi partiler ve seçim kanunlarını hiçbir zaman sorun etmeyenlerin şimdilerde şikayet etmeye hakkı var mı? CHP kendini sol bir parti olarak takdim ediyor, üstelik öyle olduğuna inananlar da var.

Demokrasi oyununda figüran olmak...

CHP sol-sosyal demokrat bir parti olmak şurda dursun, tipik bir siyasi parti bile sayılamaz. O, devletin bir parçasıdır. İktidar olmaya pek hevesli olmaması ve olamaması da o yüzdendir. Zaten sorun siyasetin önünü kesmekle, halkı işe karıştırmamakla ilgili değil mi? CHP, asıl devlet partisi dediğim gerçek iktidar odağının görünen bileşenlerinden biridir [diğerleri, Cumhurbaşkanlığı, ordu, MGK, Anayasa Mahkemesi, yüksek mahkemeler. YÖK, Barolar Birliği, bir 'kısım basın', vb.], dolayısıyla tipik bir siyasi parti dahî değildir. Yegane kaygısı 'kutsal devleti' korumaktır. Onun kitabında demokratikleşme, özgürlük diye bir şey yoktur. Varlığını da zaten oldum olası demokratikleşmenin ve özgürlüklerin engellenmesine borçludur. Türkiye'de siyasetle bürokrasi arasında ilişki tersliği var. Bizdeki bürokrasi bildik bürokrasi değil, ondan fazla birşeydir. Bu da 'Eski Rejimden' kayda değer bir kopuş olmadığı, demokrasi denilenin de ahmakları aldatmaya yarayan bir sirk oyunu olduğu anlamına gelir. Zira, Osmanlı devlet geleneğinin 'modern' uzantısı olan bürokrasi, siyasetin içini boşaltıp, siyasi aktörleri iğdişleştiriyor.

12 Eylül cuntasının dayattığı anayasa, siyaseti olabildiğince etkisizleştirme [demokratikleşmenin ve özgürlüklerin önünü kesme, halkın sürece katılımını engelleme olarak okuyunuz] kaygısıyla hazırlandı. Her zaman kendi 'korunmuş alanları' saydıkları Cumhurbaşkanlığı makamını da parlamenter demokrasiyle bağdaşmaz bir şekilde aşırı yetkilerle donattılar. Bununla seçilmişlerin işlevsizleştirilmesi amaçlanmıştı. Fakat, cuntacılar ve anayayasayı hazırlayan profesörler taifesi, kaleye 'istenmeyen' birinin de tırmanabileceğini hesaba katmamışlardı, zaten katmaları mümkün de değildir. Şimdilerde "laiklik elden gidiyor" teranesinin asıl nedeni budur. Her ne kadar kaleye tırmanması engellenmek istenen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın gündeminde, başta cunta anayasası olmak üzere, diğer tüm anti-demokratik yasaları çöpe atmak gibi bir amaç olmasa da... Böylesi bir ortamda kimin cumhurbaşkanı olacağını tartışmanın bir kıymet-i harbiyesi olamaz. Zira, böyle bir anayasa, siyasi partiler ve seçim kanunu, böyle bir devlet ve yönetim zihniyeti [ikili yapı] geçerliyken, gülünç demokrasi oyununda figüranlık yapmanın bir âlemi yok... O halde bir önerim var: Öncelikle başta anayasa, seçim ve siyasi partiler kanunu olmak üzere, ifade ve özgütlenme özgürlüğünü engelleyen kanunların derhal değiştirimesi talebini de içeren ve oradan hareketle de rejimin niteliğini angaje eden yaratıcı bir tartışmayı başlatmak... Oldum olası aldatılmaya, itilip-kakılmaya, havanda su dövmeye mahkûm muyuz, elimizin armut toplamadığını göstermenin, yurttaşlığımızı kanıtlamanın, zamanı daha ne zaman gelecek?

PROF. DR. FİKRET BAŞKAYA - ÖZGÜR ÜNİVERSİTE REKTÖRÜ
07 Nisan 2007, Cumartesi
  #2 (permalink)  
Old 2007-04-09, 03:55
wshmstr's Avatar
Banned
 
Join Date: Apr 2006
Posts: 140
wshmstr is on a distinguished road
Send a message via MSN to wshmstr
Default

Quote:
Tehlikede olan iktidarları, demokrasi değil!

Epey zamandır 'yükseklerde' cumhurbaşkanlığı seçimi tartışılıyor! Yapılan 'tartışmaların' tuhaflığı ve saçmalığı nedense insanları rahatsız etmiyor. Normal koşullarda tartışmanın, 'kim cumhurbaşkanı olsun veya olmalıdır' şeklinde yürümesi gerekirken, bizde 'kim olmasın, olmamalıdır' biçimini alıyor.

Siz hiç başka yerde böyle bir saçmalık gördünüz mü? Vasat bir 'burjuva demokrasisinde' başbakan olmuş birine "sen cumhurbaşkanı olamazsın" denebilir mi? Birileri böyle bir şeyi söylemeye hakkı olduğunu düşünebilir mi? Sen kendi adayını çıkarırsın başkaları da kendi adayını çıkarır ve sen başkasının adayına karışamazsın. Kaldı ki, bildik 'parlamenter burjuva demokrasilerinde' başbakan cumhurbaşkanından daha büyük yetkilere sahiptir, besbelli ki, icranın başıdır, cumhurbaşkanlığıysa daha ziyade 'semboliktir' bir imza ve onay makamıdır. Öyleyse sorun nedir? Aslında sorun Türkiye'deki rejimin niteliğini angaje eden bir şeydir ve "demokratik, laik bir sosyal hukuk devleti " olduğu söylenenin çapıyla ilgilidir. Esasen cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili "istemezük cephesinin" dili ve üslubu rejimin niteliğini ve yönetim zihniyetini ele veriyor.
Uzun bir yazi ve teker teker her yanlisa bir cevap vermek suanda benim icin mumkun degil de, kafama encok takilan alinti yaptigim paragraflar oldu.

Turkiye'de kimin cumhurbaskani olup olmamasi neden tartisiliyor bunun cevabini verelim.

Tayyip Erdogan'in ya da enaz kendisi kadar bir insanin AKP'den aday gosterilecegi su goturmez bir gercek.

Cumhurbaskani demek, Cumhuriyetin baskani demek!Yani, Cumhuriyeti koruyp kollayacak olan, devlet mekanizmalarini denetleyecek olan insan! Baskumandan! Turkiye Cumhuriyeti Anayasasina bagli insan! Cumhuriyet Inkilaplarina goz kulak olacak insan!

Tayyip Erdogan kim peki?

Ben Muhammed Müslüman ümmetindenim. Türkiye dinsiz, laik bir memleket haline gelmiştir. Hayatımı Mustafa Kemal dinsizliği ile savaşa adayacağıma, Türkiye’yi bir din ve şeriat devleti haline getirmek için mücadele edeceğime, Kemal Paşa zamanında çıkarılan dinsiz kanunların tatbikini önleyeceğime, kısa zamanda ümmet esasına dayanan, şeriat devletinin kurulması için çalışacağıma, dinim, Allahım ve bütün mukaddesatım üzerine yemin ve kasem ederim.”

Tayyip Erdogan, zamaninda bu sozleri soylemis insan.

Tayyip Erdogan ve vekilleri, iktidar donemlerinde Cumhuriyetin temel yasalarinin hemen hepsini ihlal etmis insanlar..

Ya simdi ne oluyor?

Bu adamlar, cikip Ataturk Cumhuriyetine, onun inkilaplarina sahip cikmak icin aday oluyorlar??

Bu ne perhiz.Bu ne lahana tursusu??



*********
*********

Demokrasi, ancak belli sartlar oturdugu zaman bir ulkede uygulanabilir.

Bu sartlar nelerdir?

Egitim seviyesi: Ulke insaninin egitim seviyesi bakimindan belli bir seviyeye gelmesi

Sanayilesme: Ulke sanayisinin belli bir seviyeye gelmesi.Kendi kendini idare edebilecek seviyeye.Enazindan ulkede issizilik seviyesini cok asagida tutabilecek seviyeye gelmesi zorunludur!

Kultur: Osmanli donemindeki Turk kulturu, buyuge itaat idi..Buyukler ne derse o yapilmaliydi. Yani, ayni Osmanli'nin padisahlik rejimi gibi. Baba ne derse o olur!YA Ataturk ne yapmaya calisti? BU yanlisligi duzeltmeye.Nedne calisti? Cunku, bir ulkede demokrasi ancak insanlar kisisel ozgurluklerini saglarlar ise mumkun olabilirdi.

Bagimsizlik: Ulkenin ekonomik acidan bagimsiz olmasi demek, insanlarin hur olmasi demektir ki, insanlar ancak hur olduklari zamanki iradeleri ile demokrasilerini yasarlar.


Simdi soruyorum. Turkiyede, memleketimizin su halinde demokrasi yasatilabilir mi?

Gecelim ve daha profesyonel birisi konussun..

Madem Demokrasi dediniz..Su yazilari lutfen okuyun.Bakin ulkemizdeki demokrasi ne demokrasisi imis!


Özdemir İNCE

Sadaka ve avanta demokrasisi

TÜRKİYE'de devletin, demokrasinin, kamu düzen ve yönetiminin evrensel tanım ve kurallarına kimsenin bir dirhem saygısı yok. Saygısızlık sadece iktidarda, muhalefette, bilim çevrelerinde değil. Toplumun tamamında.

Çağdaş devlet ve toplumun iki temel direği, Türkiye'de her saniye tecavüze uğruyor. Nedir bu iki temel direk?

1. Çoğul nitelikli çoğulcu toplumlarda, Anayasa, toplumsal (sivil) barışı sağlayıp sürdüren bir toplumsal anlaşmadır. (John Rawls "Paix et democratie", Ed. La Decouverte, S.178-179.)

2. Demokrasi, koşulların eşitliğidir. Demokrasi hareketi, koşulların her gün daha eşit olmasını sağlayan harekettir. (Pierre Manent, "La Raison des Nations", Gallimard, S.21.)

3. "Bir demokrasi", kendi ihtirasını doyurmak için demokrasiye yeterince yer bırakan bir "oligarşi"dir. (Jacques Ranciere, "La haine de la democratie", Ed.La Fabrique, S.82.)

Bu son tanım, Türkiye koşullarında fazla liberal olduğu için şimdilik dışarıda bırakalım.

LÜMPEN PROLETARYA

Demokrasi ve demokrasinin eşitlikçi düzeni, "daha çok demokrasi" yaveleriyle sağlan(a)maz. Mevcut demokrasi uygulamasının yukarıdaki iki maddeye uyup uymadığı denetlenerek (belki) sağlanır.

Sözü, Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök'ün 20.2.2007 tarihli "Sadaka Kültürü mü Dediniz" yazısına getireceğim.

CHP'li Bülent Tanla'nın bir araştırmasını özetledikten sonra kendi yorumunu getiriyor: AKP, belediyeler ve cemaatler aracılığıyla, varoş lümpen proletaryasına, yiyecek, kömür, giyecek yardımı yapıyor ve böylece kendine sadık bir seçmen kitlesi yaratıyormuş. Ertuğrul Özkök, "Erdoğan sosyal devlet kavramını geriletirken tamamen kendine bağlı bir sadaka kültürünü siyasetin temel etkeni haline getiriyor" diyor. Benim 1980-2000 arasında edebiyat dergilerinde, 2000'den bu yana da Hürriyet'te yazdığım "Avanta Kültürü Demokrasisi" bu.

Ertuğrul Özkök'ün yorumuna katılıyorum, ama "CHP'li belediyeler de neden böyle faaliyetler yapmıyor?" gibi bir soruyu sormadan.

ANAYASAL SUÇTUR

Çünkü AKP, varoşlarda sadaka kültürünü uygulayarak Anayasa ve demokrasi suçları işlemektedir. Ciddi bir hukuk devletinde bu türden uygulamalara izin verilmez. AKP, uyguladığı sadaka ekonomisiyle Anayasa'nın 2. maddesinin "demokrasi" ve "sosyal hukuk devleti" ilkelerini açıkça çiğneyerek suç işlemektedir. Devlet düzeninde hukukun yerine dini tercihleri getirmektedir. Bu davranışın, silahlı hükümet darbesi yapmaktan farkı yoktur.

AKP, Fak Fuk Fon ve sadakayı sadece kendi yandaşlarına ve baştan çıkarmak istediği varoş lümpen proletaryasına dağıtarak demokrasinin eşitlik ilkesini çiğnemektedir.

Sadaka ve avanta demokrasisi yeni değil. 1950'den sonra Demokrat Parti ile başlamıştı. Bu haftanın yazılarında bu konuda kazı yapacağım. Tarihle yüzleşmeye meraklı neoliberallere de İslamcı ortaklarının marifetlerini değerlendirmelerini tavsiye ederim.

27 Şubat 2007

*********
*********

AKP demokrasiyi öldürüyor

TÜRK solu konusunda yazarken, halkın sola neden oy vermediği sorusuna akıllı bir yanıt ararken genellikle hep şu sonuca varmışımdır:

1. Kapitalizm bütün kurallarıyla işlemeden halk sol partilere oy vermez;

2. İnsanlar köyden gelip kentlerin en manzaralı yerlerinde gecekondu yaptıkça; gecekondulara su, elektrik, telefon bağlandıkça; gecekondular bedavacı yatırıma ve ranta dönüştükçe; gecekonducular himaye edildikçe halk sol partilere oy vermez;

3. Kayıt dışı ekonomi sürdükçe, nüfusun yarısı vergi kaçırdıkça halk sol partilere oy vermez;

4. Sigorta primi ödemeden, aralarında yeşil kart da olmak üzere sağlık hizmetlerinden yararlandıkça halk sol partilere oy vermez;

5. Belediyeler ramazan çadırı kurdukça; çalışmayan lümpene kazanç ve avanta sağladıkça; Fak Fuk Fon tufeylilere para dağıttıkça halk sol partilere o vermez.

Başkaları da nihayet bu gerçeği görmeye başladılar. Ama hálá anlayamadıkları karanlık noktalar var. "AKP niye açık ara önde?", "AKP neden birinci parti?", "Sadaka kültürü mü?" diye sorular soruyorlar. Ama soruların doğru yanıtını bulamıyorlar.

HALKA RÜŞVETLE Mİ SEÇİM KAZANACAKLAR?

Sağ partilerin Demokrat Parti, Adalet Partisi, Doğru Yol Partisi, ANAP menzillerinden geçerek uyguladığı reçeteyi AKP cılkını çıkartırcasına yozlaştırdı. Genç Parti'nin televizyonlara verdiği reklamlara bakılacak olursa, bu parti AKP'ye de nal toplatacak bir dehaya sahip görünüyor.

Ne olacak şimdi, rüşvet yöntemi meşrulaşacak mı? Hangi parti halka daha çok rüşvet verirse o parti mi seçim kazanacak? Ey yumurta kafalı aydınlar, neoliberal bilginler, 2. cumhuriyetçi bobstiller bu soruma bir cevap verin! Cevap verin diyorum, ama cevap veremeyeceğinizi de avcumun içi gibi biliyorum. Cevap vermeniz için, 1950-2007 yılları arasına biraz kafa yormanız gerek. Ki böyle bir şey yaptığınızı hiç görmedim.

MÜCADELE YÖNTEMİ AŞAĞIDAKİ YAZIDADIR

AKP'nin neden başarılı olduğunu nihayet fark edip de nasıl mücadele edeceğini bilemeyenlere aşağıdaki mücadele yöntemini öneriyorum:

"Halka en çok rüşveti kim verirse seçimi o kazanır" rezilliğine, ahlaksızlığına bir son vermenin zamanı gelmedi mi? Uygulanan bu yöntem devlet, cumhuriyet, demokrasi ve halk düşmanlığı değil mi?

Ahlaksızlık dozunu artırarak ahlaksızlıkla mücadele edilemez. Bütün Türkiye kendisine ve karşısındakine şu soruyu sormalıdır:

"AKP'nin para, kömür, gıda, yiyecek dağıtması yasalara uygun mu? AKP bu uygunsuz yöntemi hangi bütçe ile uygulayıp gerçekleştirmektedir? Bu uygulamalar, toplumun, vatandaşların tümüne ait olan bütçeyi belli bir kesime akıtmamakta mıdır? Böylece, vatandaşlar arası eşitlik ilkesi çiğnenmemekte midir?"

Bu sorulara verilecek cevaplar AKP'nin suç işlediğini kanıtlayacaktır. Cumhuriyetin savcılarını harekete geçirmek için siyasal partiler ne yapıyor Allah aşkına?

28 Subat 2007

*********
*********


Cemaat ideolojisi ve demokrasi


ABD'ye dünyanın dört bir yanından akan göçmen ile Türkiye'de kırsal kesimden kentlere akan yığınlar arasında, siyasal bilinç bakımından hiçbir fark yok.

Koşullar ikisinde de siyasal bilinç oluşmasına izin vermemektedir. Siyasal bilinç, bireysel olduğu kadar sınıfsaldır. Ama bir cemaate mensup oluş, sınıfsal ve siyasal bilincin oluşması karşısında en büyük engel.

ABD göçmen topluluğunda "bireysel başarı" herhangi bir cemaate (İtalyan, İrlanda) güçlü mensubiyeti dışlamıyordu, aksi durumda bireysel tecride katlanmak mümkün olmazdı.

ABD ideolojisi, kimliğin bu eksende oluşmasını teşvik ederek sınıf bilinci ile yurttaşlık bilincinin oluşmasını engellemiştir. Bunun nasıl çalıştığını "Baba" filmlerinden çok iyi biliyoruz.

Oysa 1789 Büyük Devrimi, 1830, 1848 ve 1871 devrimlerinden geçerek Avrupa'da siyasal vatandaşı yarattı.

* * *

Türkiye'de 1950'den sonra gelişen toplumsal süreç, Avrupa'dan çok ABD'ye benzemektedir ki bu durum 1789'dan ilham alan Cumhuriyet'in özüyle çelişmektedir.

1946'da ilk kez demokratik seçim sandığına giden vatandaşlar, günümüze göre çok daha politize idiler. 1946'dan 2007'ye doğru yol aldıkça vatandaşın "seçmen bilinci" giderek azaldı. Çünkü seçmen bilincinin yerini giderek artan bir yoğunlukta cemaat ve tarikat bağımlılığı aldı. Siyasal bilincin yerini "biat ve itaat" töresi aldı.

Sosyal bilimciler, siyasal bilimciler bu durumu görmüyorlar, görmek istemiyorlar. Medyanın zaten bu türden olguları algılayacak yeteneği yok.

Demokrat Parti+Adalet Partisi+Doğru Yol Partisi+ANAP+Erbakan partileri, siyasal vatandaş bilincinin yerini cemaat ve tarikat bağımlılığının alması için el birliği yaptılar. Sonuçta parsayı AKP topladı ve topluyor. Çünkü, Erbakan partileri hariç ötekilerin cesaret edemediği bir başka rejim hayal ediyor. Bu rejimde arzu edilen, haklarını arayan siyasal birey yani "seçmen" değil, Fak Fuk Fon, fitre, sadaka ve avanta ile yetinen (geçinen) mürit.

* * *

Bu gerçeği görmek için; siyasal bilimcilerin, toplum bilimcilerin, kamuoyu araştırmacılarının, gazete yazarlarının kafa ve terminoloji değiştirmeleri gerekiyor.

Durumu anlamaları için şu gerçekleri görmeleri gerekiyor:

1. Seçimlerde sandığa giden kişiler, giderek seçmen özelliğini yitiriyor.

2. Solda ve sağda seçmen bilincine sahip bir laik kesim var.

3. Seçmenlerin dörtte biri cemaat ve tarikat mensupları.

4. Dörtte bir oranında da henüz ne seçmen, ne de cemaat ve tarikat mensubu olabilmiş lümpen kitle.

AKP şu anda 3. ve 4. grubu besliyor ve ondan besleniyor. Bu ilişki yasal, meşru ve ahlaki değil. Bunun mutlaka yasal yollardan engellenmesi gerekiyor. Ancak kafa ve kalem erbabı, yapılması gerekeni yapmıyor, solu ve CHP'yi suçluyor.

3 Mart 2007

Demokrasi dedigin de tam boyle olur zaten!!

Last edited by wshmstr; 2007-04-09 at 06:19.
  #3 (permalink)  
Old 2007-04-10, 04:01
Banned
 
Join Date: Dec 2004
Posts: 394
lynx_nexux is on a distinguished road
Default

"Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır. "
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
  #4 (permalink)  
Old 2007-04-10, 21:14
suildur's Avatar
Banned
 
Join Date: Dec 2004
Location: Antalya - İstanbul - İzmir
Posts: 1,624
suildur is on a distinguished road
Default

Quote:
Originally Posted by hakanca View Post
(Turkiye'de demokrasi ve laiklik adi altinda yillardir oynanagelen oyunlari gun isigina cikaran, ozellikle ihtilalci pasanin dernegince --bilmeyenler icin belirteyim, 14 Nisan yuruyusunu duzenleyen Ataturkcu Dusunce Dernegi genel baskani, hakkında birçok darbe teşebbüsünde bulunduğu, şimdiki Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ve kara kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ'u tasfiye ederek Kara Kuvvetleri komutanı ve genelkurmay başkanı olmak ihtirası taşıdığı, bu amaçla komutanlarının dahi telefonlarını gayri meşru şekilde dinlettiği gibi iddialar olan eski Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur'dur-- duzenlenen 14 Nisan yuruyusu(provokasyonu) oncesinde bence herkesin okumasi gereken bir yazi...Belki biraz uzun gelebilir ama kesinlikle sonuna kadar okuyun...)

------------------------
Tehlikede olan iktidarları, demokrasi değil!

Epey zamandır 'yükseklerde' cumhurbaşkanlığı seçimi tartışılıyor! Yapılan 'tartışmaların' tuhaflığı ve saçmalığı nedense insanları rahatsız etmiyor. Normal koşullarda tartışmanın, 'kim cumhurbaşkanı olsun veya olmalıdır' şeklinde yürümesi gerekirken, bizde 'kim olmasın, olmamalıdır' biçimini alıyor.

Siz hiç başka yerde böyle bir saçmalık gördünüz mü? Vasat bir 'burjuva demokrasisinde' başbakan olmuş birine "sen cumhurbaşkanı olamazsın" denebilir mi? Birileri böyle bir şeyi söylemeye hakkı olduğunu düşünebilir mi? Sen kendi adayını çıkarırsın başkaları da kendi adayını çıkarır ve sen başkasının adayına karışamazsın. Kaldı ki, bildik 'parlamenter burjuva demokrasilerinde' başbakan cumhurbaşkanından daha büyük yetkilere sahiptir, besbelli ki, icranın başıdır, cumhurbaşkanlığıysa daha ziyade 'semboliktir' bir imza ve onay makamıdır. Öyleyse sorun nedir? Aslında sorun Türkiye'deki rejimin niteliğini angaje eden bir şeydir ve "demokratik, laik bir sosyal hukuk devleti " olduğu söylenenin çapıyla ilgilidir. Esasen cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili "istemezük cephesinin" dili ve üslubu rejimin niteliğini ve yönetim zihniyetini ele veriyor.

Halk iradesi hep hiçe sayıldı...

Osmanlı İmparatorluğu'nda köklü bir devlet/ halk yabancılaşması geçerliydi ve bu durum imparatorluk mantığının bir gereğiydi. İlişkinin yönü devletten halka doğruydu. 1923 de devletin adı cumhuriyet olarak değiştirilse de, devlet/halk yabancılaşması kaldığı yerden devam etti. Zira, devletin adının değiştirilmesinde halk kitlelerinin -emekçi sınıfların densin- bir dahli olmamıştı. Cumhuriyet, cumhurun hiçbir dahli olmadan bir 'saray darbesi' sonucu ilan edilmişti,... Velhasıl 'cumhursuz cumhuriyet' söz konusuydu. Devlet-i âliyye, Türkiye Cumhuriyeti Devleti olmuştu... Bağnaz resmî tarihin ve boğucu resmi ideolojinin rahle-i tedrisinden geçmiş diplomalılar, akademik statünün gardiyanları ve diğerleri hiçbir zaman rejimin niteliğini tartışmaya yanaşmadılar, yanaşmaları da zaten mümkün değildi. Aşırı modernist retoriğe rağmen eski zihniyet ve eski yönetim anlayışı kaldığı yerden devam etti. Osmanlı döneminde haraç veren halk, artık vergi verip, askere gidiyordu ve asla işe karıştırılmıyordu. Neden işe karıştırılmadığının cevabı da hazırdı: Halk cahildi, henüz sürece dahil edilmeye ehil değildi, bir hukuk terimini kullanmak gerekirse, henüz "mümeyyiz" değildi, öyleyse olgunlaşıncaya, mümeyyiz oluncaya kadar oyunun dışında tutulmalıydı... Bu zihniyet o kadar köklüdür ki, bugün bile "demokrasiye erken geçildiğinden" hayıflananlar eksik değil. İşte sorun tam da bununla ilgilidir. Başka türlü ifade etmek istersek, "demokrasiye geçişin" manâ ve mâhiyetiyle ilgilidir. Demokrasiye mi geçilmişti yoksa demokrasiye geçiliyormuş gibi mi yapılmıştı? 1946'da geçildiği söylenen "çok partili sistem" ne mene bir şeydi? 1923 sonrasındaki rejim, otokratik bir dikta rejimiydi. II. Dünya Savaşı ertesinde iç ve dış nedenler veri iken, otokrasinin mevcut haliyle yola devam etmesi artık mümkün görünmüyordu. Bundan sonra "devletimizin birden çok partisi" olacaktı, Türkiye "demokrasiye geçecekti"... 'Çok partili sistem' denilen de devlet partilerinin sayısını artırmakla ilgiliydi. Artık bir tek devlet partisi olmayacaktı... Tabii her isteyenin siyasi parti kurması mümkün değildi. Hele 'sınıf esasına' göre parti kurmak asla...

Zaten "sınıfsız kaynaşmış bir kitle" söz konusuyken, sınıf çatışmalarından ari bir toplumda tek bir siyasi parti bile gereksiz değil miydi? Öyle bir 'çok partili sistem' ki, orada ifade ve örgütlenme özgürlüğünün kırıntısına bile yer yoktu. Kurulan siyasi parti veya partiler devletin kurulmasına izin verdiği partiler, 'devlet partileri' olabilirdi. Bundan sonra 'demokrasi oyunu' şöyle oynanacaktı: parti devletten oy halktan... Fakat hesap edemedikleri bir şey vardı; sınırlı da olsa kitleler işe karıştığında güdümlü hareketin güdümlü olmaktan çıkma riski her zaman vardır. İşte Demokrat Parti bu amaçla bir muvazaa partisi olarak kuruldu- kurduruldu [muvazaa danışıklı dövüş anlamındadır]. Bir muvazaa partisi olarak kurulduğu halde 1946 genel seçimlerinde baskı ve hileyle partinin önü kesildi; fakat 1950 seçimlerinde ezici çoğunluk sağlayıp hükümet kurmasını engelleyemediler. Halk sınırlı da olsa işe karışırsa ve ondan oy istemek 'zorunluysa', taviz vermek de kaçınılmazdır. Ve Demokrat Parti tarafından verilen tavizler "memleketin sahiplerini" rahatsız etti. 'Memleketin sahipleri' dizginlerin elden gittiği korkusuna kapılmışlardı. Avam takımının işe fazla karıştırıldığından şikayetçiydiler... 27 Mayıs 1960 darbesiyle DP hükümetine son verdiler, partiyi kapatıp başbakanı astılar ve muvazaa partileriyle yönetme geleneğini oluşturmaya o tarihte başladılar. 1950-1960 dönemi 'merkez' ya da aynı anlama gelmek üzere 'memleketin sahipleri' [cumhuriyetin sahipleri] için bir ders olmuştu.

Erdoğan'a karşı çıkmalarının asıl nedeni?

Öyle bir yapı ve işleyiş oluşturmalıydılar ki, muvazaa partileriyle ve uzaktan kumandayla yönetmek mümkün olsun. Bu amaçla halkın sürece katılımını sınırlayıcı bir dizi kurum ve mekanizmayı [ordunun gerektiğinde 'koruma-kollama' gerekçesiyle darbe yapmasının yasallaştırılması, tabii ve kontenjan senatörlüğü, MGK'nın imparatorluktaki 'Divan-ı Hümayun' statüsünde etkin bir iktidar aracı haline getirilmesi, Senato, Anayasa Mahkemesi, vb.] devreye soktular. Böylece kuliste kalarak yönetebilecekleri bir yapı ve işleyiş oluşturdular; ama muvazaa partileri de olsalar, partilerin halktan oy isteme 'gereği', uzaktan kumandayla yönetimin 'tereyağından kıl çeker gibi' sorunsuz yürümesine izin vermezdi. Bu yüzden yaklaşık onar yıllık aralarla [1960, 1971, 1980, 1997] darbe yapıp aracı yeniden rayına oturtmak zorunda kaldılar.

Bütün bu zaman zarfında 'memleketin sahiplerinin' yegane kaygısı, kitleyi 'oyunun dışında tutmaktı'. Eğer emekçi halk çoğunluğu işe karışırsa, ayrıcalıklarını, dokunulmazlıklarını velhasıl 'devletli' statülerini kaybetmeleri kaçınılmazdı. 1946'da başlatılan süreçte, benim " asıl devlet partisi" dediğim merkezle, çevre [merkezin kurduğu/kurdurduğu muvazaa partileri] arasında ilginç bir iş bölümü oluştu. Her darbeden sonra bu iş bölümü daha da 'netleşti' ama hiçbir zaman adı konulup, telaffuz edilmedi. Şeçimle gelip hükümet kuran parti veya partiler, neleri yapamayacaklarını, neleri yapmalarına 'izin verildiğini' daha iyi anlasalar, "asıl devlet partisinin" üslubuna daha iyi uyum sağlasalar da, oy derdi yüzünden sınırı aştıklarında, ya da merkez öyle düşündüğünde, bir darbeyle devrilmekten kurtulamadılar. Böyle bir 'iş bölümü' geçerliyken ve muvazaa partilerinin 'temel sorunlarla ilgilenmesinin yasaklandığı koşullarda, siyasi partiler de birer şirket gibi işlemeye başladılar: Kendilerini ve yakınlarını zengin etmek üzere hazineyi ve bütçeyi yağmaladılar... Velhasıl temel sorunlarla ilgilenmemenin karşılığı olarak, şirket gibi çalışmalarına izin verilmişti... Merkez [asıl devlet partisi] kendi konumunu tartışmamak şartıyla buna göz yummak, sineye çekmek zorundaydı... Zaten bu durum Memlûk devlet ve siyaset geleneğine de yabancı değildir. Bilindiği gibi Memlûk sisteminin bir versiyonu olan Osmanlı İmparatorluğu'nda iktidar [egemen sınıflar bloku], silahlı adamlar, ulema ve tacir koalisyonundan oluşuyordu... İşte Türkiye'de siyasi partilerin hükümet oldukları halde iktidar olamamaları, yukarıda sözünü ettiğim bu ikili yapı veya muvazaa partileriyle yönetme üslubuyla ilgilidir. Türkiye'de hiçbir hükümet asıl devlet partisinin [merkezin densin] yetki alanına giren hiçbir şeye burnunu sokamaz, sokarsa bedelini öder. Mesela seçimle gelmiş bir hükümet Kürt sorununa el atamaz, Ermeni faciasıyla ilgili söz edemez [zaten öyle bir kaygısı da olmaz], Kıbrıs'la ilgili açılım yapmaya kalkamaz, rejimin tabularına dokunamaz...

Yukarıda kısaca özetlediğim 'geri planı' hatırlamak, cumhurbaşkanlığı seçimi tartışmalarının tuhaflığını ve saçmalığını anlamayı kolaylaştıracaktır. CHP ve bir bütün olarak "istemezük cephesinin" Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Çankaya'ya çıkması halinde laikliğin ve 'cumhuriyetin temel ilkeleri' dediklerinin tehlikeye gireceğini ileri sürmesi, sözünü ettiğim 'ikili yapıyla' doğrudan ilgilidir. Başka türlü söylersek, Türkiye'deki 'demokrasi oyununun' ne mene bir şey olduğunun itirafıdır. Aslında tehlikeye girdiğini söyledikleri, kendinden menkul 'ilkeler' midir, yoksa devletlülerin iktidarı, ayrıcalıkları ve dokunulmazlıkları mı? Dün ABD güdümlü politik İslam'ı sola karşı kullanmak isteyenler de kendileri değil miydi? O zaman laiklik elde mi kalıyordu? Görünen o ki, ruhları çağıranlar geri yollayamamaktan şikayetçi... Kendi koydukları kurallara uymamak için bahaneler arıyorlar... Laiklik şampiyonları Diyanet İşleri Başkanlığı [fiilen din işleri bakanlığı] diye bir kurumu da sorun ediyorlar mı? Çok partili sistem denilen, birden çok devlet partisi veya muvazaa partileriyle yönetme dönemi olan 1946-50 sonrasında halk oy kullandı; ama oy verdikleri partiler onları temsil etmedi. [bunu söylerken her zaman bir seçim ve temsil mistifikasyonu olan ve gerçek demokrasinin önünü kesmek üzere tasarlanmış temsilî demokrasiyi yücelttiğim sanılmamalıdır]. Cunta anayasasını, siyasi partiler ve seçim kanunlarını hiçbir zaman sorun etmeyenlerin şimdilerde şikayet etmeye hakkı var mı? CHP kendini sol bir parti olarak takdim ediyor, üstelik öyle olduğuna inananlar da var.

Demokrasi oyununda figüran olmak...

CHP sol-sosyal demokrat bir parti olmak şurda dursun, tipik bir siyasi parti bile sayılamaz. O, devletin bir parçasıdır. İktidar olmaya pek hevesli olmaması ve olamaması da o yüzdendir. Zaten sorun siyasetin önünü kesmekle, halkı işe karıştırmamakla ilgili değil mi? CHP, asıl devlet partisi dediğim gerçek iktidar odağının görünen bileşenlerinden biridir [diğerleri, Cumhurbaşkanlığı, ordu, MGK, Anayasa Mahkemesi, yüksek mahkemeler. YÖK, Barolar Birliği, bir 'kısım basın', vb.], dolayısıyla tipik bir siyasi parti dahî değildir. Yegane kaygısı 'kutsal devleti' korumaktır. Onun kitabında demokratikleşme, özgürlük diye bir şey yoktur. Varlığını da zaten oldum olası demokratikleşmenin ve özgürlüklerin engellenmesine borçludur. Türkiye'de siyasetle bürokrasi arasında ilişki tersliği var. Bizdeki bürokrasi bildik bürokrasi değil, ondan fazla birşeydir. Bu da 'Eski Rejimden' kayda değer bir kopuş olmadığı, demokrasi denilenin de ahmakları aldatmaya yarayan bir sirk oyunu olduğu anlamına gelir. Zira, Osmanlı devlet geleneğinin 'modern' uzantısı olan bürokrasi, siyasetin içini boşaltıp, siyasi aktörleri iğdişleştiriyor.

12 Eylül cuntasının dayattığı anayasa, siyaseti olabildiğince etkisizleştirme [demokratikleşmenin ve özgürlüklerin önünü kesme, halkın sürece katılımını engelleme olarak okuyunuz] kaygısıyla hazırlandı. Her zaman kendi 'korunmuş alanları' saydıkları Cumhurbaşkanlığı makamını da parlamenter demokrasiyle bağdaşmaz bir şekilde aşırı yetkilerle donattılar. Bununla seçilmişlerin işlevsizleştirilmesi amaçlanmıştı. Fakat, cuntacılar ve anayayasayı hazırlayan profesörler taifesi, kaleye 'istenmeyen' birinin de tırmanabileceğini hesaba katmamışlardı, zaten katmaları mümkün de değildir. Şimdilerde "laiklik elden gidiyor" teranesinin asıl nedeni budur. Her ne kadar kaleye tırmanması engellenmek istenen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın gündeminde, başta cunta anayasası olmak üzere, diğer tüm anti-demokratik yasaları çöpe atmak gibi bir amaç olmasa da... Böylesi bir ortamda kimin cumhurbaşkanı olacağını tartışmanın bir kıymet-i harbiyesi olamaz. Zira, böyle bir anayasa, siyasi partiler ve seçim kanunu, böyle bir devlet ve yönetim zihniyeti [ikili yapı] geçerliyken, gülünç demokrasi oyununda figüranlık yapmanın bir âlemi yok... O halde bir önerim var: Öncelikle başta anayasa, seçim ve siyasi partiler kanunu olmak üzere, ifade ve özgütlenme özgürlüğünü engelleyen kanunların derhal değiştirimesi talebini de içeren ve oradan hareketle de rejimin niteliğini angaje eden yaratıcı bir tartışmayı başlatmak... Oldum olası aldatılmaya, itilip-kakılmaya, havanda su dövmeye mahkûm muyuz, elimizin armut toplamadığını göstermenin, yurttaşlığımızı kanıtlamanın, zamanı daha ne zaman gelecek?

PROF. DR. FİKRET BAŞKAYA - ÖZGÜR ÜNİVERSİTE REKTÖRÜ
07 Nisan 2007, Cumartesi
Özgür Üniversite'nin hocasına bakın... Hoca diyorum, zira hakikaten hoca...

Aynı bugünün aracılarla deliğe süpürülmekten kurtulmaya çalışan AKP iktidarının yaptığı gibi gayri milli petrol yasası hazırlayarak, hazırlamakla kalmayıp içine bir de

"Bu kanun yabancı petrol şirketlerinin izni olmadan değiştirilemez."

diye yazan Demokrat Parti ve onun

"Siz isterseniz hilafeti dahi getirirsiniz."

diyen yönetimi ve tabiki zihniyeti nasıl halkçı oluyor?

Halkçı olabilir aslında. Neden olmasın? Ama, bu halkın Türk değil, yabancı petrol şirketlerinin bağlandığı Amerikan ya da İngiliz halkı olduğu çok açık.

Bi de CHP üzerinde Mustafa Kemal'e diktatör, onun kurduğu ideoloji Kemalizm'e totaliter rejim deme hastalığı yok mu? Var, görüyoruz işte. Efendi, efendi... Sormak lazım, bırakın Menders'i bilmem kimi, siz acaba Mustafa Kemal'in yerinde olsaydınız, içinizden kaçınız "Cumhuriyet kimsesizlerin kimsesidir!" diyecek, kulu yurttaş, tebaayı halk, cemaatı cemiyet edecek devrimlerin altına imzanızı atabilirdiniz?

Dünyada kaç lider bunca güce rağmen Mustafa Kemal'in yaptıklarını yapmayı seçebilmiş, kaçı diktatör olmuş?

Sanırsın ki, Mustafa Kemal Vahdettin'i devirmiş de padişahlığı devam ettirmiş, kendini şeyhülislam ilan etmiş.

Bu utanmazlar servetindeki artışı oğlunun düğününde takılan 150 cumhuriyet altınına bağlayan başşıhlarına biat etmeyi uygun bulurlar da, Çankaya'yı kendi bütçesi ile çekip çeviren, maaşları ödeyen Mustafa Kemal'i hakir görürler. Aynı bugün Çankaya Köşkü'nde oğlunun düğününde elektrik parasını cebinden ödeyen Sezer'i hakir gördükleri gibi.

Demokrasiymiş... Kime demokrasi? Halka demokrasi mi, ajan provakatörlere, komprador işbirlikçi sermayeye mi, yabancı şirketlere mi, ABD'ye mi? Kime demokrasi? Nasıl bir demokrasi?

A, tabi, son 12 yıldır söylediklerine bakarsak,

"Demokrasi bizim için bir amaç değil, araçtır. Amacımıza ulaşana kadar demokrasiye bağlıyız."

"Demokrasi bizim için bir tramvaydır. İstediğimiz durağa gelince ineriz."

"Elhamdülillah şeriyatçıyım."

"Ata'ya saygı duruşunda sap gibi ayakta durmaya gerek yok."

"Her 10 Kasım'da yaygara kopartılıyor."

"İçki yasaklansın."

"İstanbul'u Medine yapacağız."

"Bütün okullar imam hatip yapılacak."

"Sadece imamlar resmi nikah kıysın."

"Türkiye'nin yarınında Kemalizm'e ve Kemalizm benzeri rejimlere, sistemlere yer yoktur. Kemalizm'in yeniden kendini üretmesi söz konusu değildir. Bizim için en üst belirleyici İslam'ın etkileridir. Herşey ona göre belirlenir."

ve daha bunun gibi bir sürü sözleri sarf etmiş Tayyip Erdoğan'ı cumhurbaşkanı seçmek, seçtirmek demokrasi gereğidir. Değil mi?

Öyledir zira bunu hak eden bir milletiz ve birileri de bunu biliyor. Bakın, Erdoğan bir mitingte ne demiş:

"Yolumuzun ortasında inek oturmuş, yolumuzu kapatıyor, menzile ulaşmamızı engelliyor. İneği yolumuzdan önce lafla, usul usul, sonra evellah sizlerin yardımıyla, artık nasıl olursa, nasıl denk gelirse kaldıracağız."

Bu cümlelerde inek nedir, kimdir, menzil nedir, neresidir, denk gelecek olan nedir açıklamaya gerek var mı?

Devam edelim demokrasi dersimize. Demokrasi laiklik olmadan olabilir mi? Bakalım Erdoğan ne diyor?

"Hem laik hem müslüman olunmaz. Ya müslüman olacaksın, ya laik. İkisi birarada olunca ters mıknatıslanma yapar. Mümkün değil, ikisi bir arada olamaz."

Ya, demokrasi aşıkları... Bu işte demokrasi anlayışınız.

"Referansımız İslam'dır. Tek hedefimiz İslam devletidir."

Bir de değiştim, yok değişmedim konusu var. Değişti mi? Bakalım oğlunun nikah davetiyesine:

29 Zilkade 1421

Ama bunlar yetmez bazı yüzsüz demokratlara, devam edelim.

"Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir lafı koskoca bir yalan, egemenlik kayıtsız şartsız Allah'ındır."

Böyle mi demokrat olunuyor ey demokratlar?

Hem geçtim demokrasiyi asıl sorun Türkiye Cumhuriyeti'nin bekaası. Niye mi?

"Sayın Öcalan'ın durumuna gelmek istemiyorum."

"Sayın Öcalan düşüncelerinin değil, aldığı kellelerin hesabını veriyor."

"Biz durduk yerde onlara operasyon yapmayız." (PKK kastediliyor)

Demokratlar, siz şehitlere kelle mi diyorsunuz? Terörist başına sayın diye mi hitap etmek gerekiyor "sizin" demokrasinizde?

"Türkiye'yi pazarlıyorum. Bizim için verilecek para önemlidir. Herşeyi pazarlar satarız, parayı veren düdüğü çalar."

Nereye kadar neyin parasını kim verdi Sayın Erdoğan'a demokratlar?

Ve demokratlar, demokraside vatandaşa şöyle mi seslenilir?

"Dur dinle be! Dur dinle be! 9 ay 10 gün be."

"Yahu bu millet yatıp kalkıp sizlere mi çalışacak" (Erzurum'da çiftçiye)

"Efendi sen kim oluyorsun. Buna mecelle karar verir" (Danıştay saldırısından önce Türkiye Cumhuriyeti anayasası ve kanunlarına göre karar alan Danıştay hakimlerine)

"Sallama, elini kolunu sallama. Her yerin oynuyor be." (Muhalafet milletvekiline)

"Ulan terbiyesizlik yapma. Artistlik yapma ulan! Hadi ananı da al git buradan." (Mersin'de vatandaşa)

"Ne konuşucam o kadınla?" (Şehit annesine)

Ve en korkuncu:

"Efendi sen kim oluyorsun. Buna mecelle karar verir"

"Biz hukuka aykırı birşey yapmıyoruz. Mecelle'de böyle bir kaide var." (Cumhurbaşkanı Sezer'den dönen kadrolaşma hareketini vekillerle götürmelerini mecelle yani şeriat ile açıklıyor. Nerede? Sosyal, demokratik, hukuk devletinde)

Demek mecelleyi esas almak demokrasi gereği, öyle mi?

Arkadaşlar...

İşte şu an Başbakan olan ve Cumhurbaşkanı olarak belirli çevrelerce seçtirilmeye çalışılan Recep Tayyip Erdoğan budur. Halk sizsiniz, neyi hak ettiğinizi düşünüp ona göre karar veriniz ve bu kararınız için sonuna kadar mücadele ediniz.

Etmediğiniz takdirde olacaklardan ordu, muhalefet, o, şu, bu değil, siz sorumlusunuz, bunu unutmayınız.

Hatta, buyrun bu konuda bana da gelmiş bir çağrıyı burada size iletiyorum:

ÇOCUKLARINIZ “NEDEN ORADA DEĞİLDİN” DİYE SORMASIN!

Ben 14 Nisan saat 11:00’de Tandoğan’dayım ve Atanın huzuruna yürüyeceğim.

Ülkeyi yaklaşan kabustan kurtarmak adına yurttaşlık görevimi yapacağım.

Siz ne yapacaksınız?

Yıllar sonra torunlarınıza “Evet oradaydım” diye gururla anlatacak mısınız, yoksa çocuklarınız “Neden orada değildin?” diye sorduklarında başınızı önünüze mi eğeceksiniz?

Ben tehlikenin farkındayım ve 14 Nisanda Tandoğan Meydanında olmayı seçiyorum.

Sizi de bekliyorum.

Prof.Dr.Mehmet NEŞŞAR

CUMHURİYET HALK PARTİSİ

Denizli Milletvekili

09 Nisan 2007

Last edited by suildur; 2007-04-11 at 02:18.
  #5 (permalink)  
Old 2007-04-11, 00:11
hakanca's Avatar
Senior Member
 
Join Date: Apr 2005
Location: Vancouver, Canada
Posts: 410
hakanca is on a distinguished road
Default

Bu rejim Menderes ve Ozal'i harcadi simdi sira Tayyip'te. Kanaatimce o da harcanacak. Ne zaman birisi bu memleket icin bisey yapmaya kalksa hemen laiklik ve demokrasi sakiz yapiliyor agizlarda, din dusmanlari uykularindan uyanip irticayi hortlatiyorlar, senaryo hep ayni yalniz bu devlet, millet ve din dusmanlarinin goremedikleri bir sey var. Artik kimse yemiyor bu ayaklari. Haberiniz ola... Sayfalar dolusu yazsaniz kimin umurunda, bu millet uyaniyor artik...

Su yazdiklarinizi sadece boyle dusunmeye itildiginiz icin(ne diyeyim, Allah gozlerinizi ve kalplerinizi acsin), ya da dinin(Islamin) sizin hayatinizda hicbir yeri olmadigi icin yazdiginizi adim gibi biliyorum. Yanlis miyim?(Bana benim kalbim temizdir, daha dun deo parfumlu ALO ile yikadim ayaklari da yapmayin, cunku artik onu da yemiyoruz
  #6 (permalink)  
Old 2007-04-11, 00:14
suildur's Avatar
Banned
 
Join Date: Dec 2004
Location: Antalya - İstanbul - İzmir
Posts: 1,624
suildur is on a distinguished road
Default

Quote:
Originally Posted by wshmstr View Post
Uzun bir yazi ve teker teker her yanlisa bir cevap vermek suanda benim icin mumkun degil de, kafama encok takilan alinti yaptigim paragraflar oldu.

...

Demokrat Parti+Adalet Partisi+Doğru Yol Partisi+ANAP+Erbakan partileri, siyasal vatandaş bilincinin yerini cemaat ve tarikat bağımlılığının alması için el birliği yaptılar. Sonuçta parsayı AKP topladı ve topluyor. Çünkü, Erbakan partileri hariç ötekilerin cesaret edemediği bir başka rejim hayal ediyor. Bu rejimde arzu edilen, haklarını arayan siyasal birey yani "seçmen" değil, Fak Fuk Fon, fitre, sadaka ve avanta ile yetinen (geçinen) mürit.

...

Bu gerçeği görmek için; siyasal bilimcilerin, toplum bilimcilerin, kamuoyu araştırmacılarının, gazete yazarlarının kafa ve terminoloji değiştirmeleri gerekiyor.

Durumu anlamaları için şu gerçekleri görmeleri gerekiyor:

1. Seçimlerde sandığa giden kişiler, giderek seçmen özelliğini yitiriyor.

2. Solda ve sağda seçmen bilincine sahip bir laik kesim var.

3. Seçmenlerin dörtte biri cemaat ve tarikat mensupları.

4. Dörtte bir oranında da henüz ne seçmen, ne de cemaat ve tarikat mensubu olabilmiş lümpen kitle.

AKP şu anda 3. ve 4. grubu besliyor ve ondan besleniyor. Bu ilişki yasal, meşru ve ahlaki değil. Bunun mutlaka yasal yollardan engellenmesi gerekiyor. Ancak kafa ve kalem erbabı, yapılması gerekeni yapmıyor, solu ve CHP'yi suçluyor.


3 Mart 2007

Demokrasi dedigin de tam boyle olur zaten!!
Budur... Nasıl bir insanın müslüman olabilmesi için irade gerekiyorsa, demokrasi için de siyasi tercih gereklidir. Bir lümpen siyasi tercih sahibi olabilir mi? Ya bir tarikat ya da cemaat mensubu siyaseten tercih edebilir mi?

Ben bir yazımda kul-köle derken başka bir arkadaş, bütün iyiniyetine rağmen, kimse kimsenin kulu kölesi olmuyor diyordu. Hadi buyrun bir düşünün, cemaat mensubu insanlar var aramızda, hadi dünyevi ilişkileri ile cemaat ilişkilerini ayırıversin bir tanesi! Ayıramaz, ve bunu da "kendi iradesi" imiş gibi ortaya koyar, bir de yetmez beni ve benim gibi konuşanları demokrasi düşmanı olmakla suçlar.

Akıl ve vicdan serbest değilken, hangi mantık ve irade ile siyaseten tercih edeceksin?

E, işte, ediliyor ya (!) demokrasiyi aracı olarak fütursuzca ilan edenler önce Büyükşehir Belediye Başkanı, sonra Başbakan oluyor.

Az bekleyin, cumhurbaşkanı da olurlar...

Az daha bekleyin demokrasi tramvayından inecekleri vakit gelir ve inerler.

İşte o zaman demokrasiyi tam göreceğiz... Bakalım neler olacak o zaman!
  #7 (permalink)  
Old 2007-04-11, 00:16
suildur's Avatar
Banned
 
Join Date: Dec 2004
Location: Antalya - İstanbul - İzmir
Posts: 1,624
suildur is on a distinguished road
Default

Quote:
Originally Posted by hakanca View Post
Bu rejim Menderes ve Ozal'i harcadi simdi sira Tayyip'te. Kanaatimce o da harcanacak. Ne zaman birisi bu memleket icin bisey yapmaya kalksa hemen laiklik ve demokrasi sakiz yapiliyor agizlarda, din dusmanlari uykularindan uyanip irticayi hortlatiyorlar, senaryo hep ayni yalniz bu devlet, millet ve din dusmanlarinin goremedikleri bir sey var. Artik kimse yemiyor bu ayaklari. Haberiniz ola... Sayfalar dolusu yazsaniz kimin umurunda, bu millet uyaniyor artik...

Su yazdiklarinizi sadece boyle dusunmeye itildiginiz icin(ne diyeyim, Allah gozlerinizi ve kalplerinizi acsin), ya da dinin(Islamin) sizin hayatinizda hicbir yeri olmadigi icin yazdiginizi adim gibi biliyorum. Yanlis miyim?(Bana benim kalbim temizdir, daha dun deo parfumlu ALO ile yikadim ayaklari da yapmayin, cunku artik onu da yemiyoruz
Yukarıda yazdıklarımız yalan değil mi? Malum sizin kalbiniz de gözünüz de açık, bizimki kapalı.

Bu adam Abdullah Öcalan'a sayın, şehitlere kelle, demokrasiye istedikleri durakta inecekleri tramvay demedi mi?

Allah size akıl, fikir ve hepsinden önce vicdan versin.

Yalan mı bu yazdıklarımız?

Allah'a havale ediyorum sizi, bu inkarınızın, riyanızın ve iftiranızın hesabını ancak O görür!

Nasıl bir fütursuzluktur bu sizinki? Sayfalarca yazdıklarımızmış... Allah için birine yalan desenize... Diyemezseniz yalancı olan sizsiniz, hem de Allah, kitap, din diye diye yalan söyleyensiniz. Hadi yalan deyin bakalım.

Memleket için birşeyler yapmakmış. Hangi memleket? Feto'nun memleketi ABD için mi? Oger'in memleketi Suudi Arabistan mı? Hangi memleket?

Din düşmanıymış... Siz kime din düşmanı diyorsunuz? Varsa cesaretiniz açık açık söyleyin.

Siz cesaret edemezsiniz ama ben açık açık söyleyeyim, zira benim hesap vereceğim, kulu kölesi olacağım şeyhim şıhım yok: Gerçek din düşmanı siyaset için, menfaat için, memleketi satmak için Allah'ı, Kuran'ı ve İslam'ı kullananlardır, insanların en temiz duygularını alet edenlerdir. Din düşmanları olanı olmamış gibi göstermek adına Allah'ın da adını anarak yalan söyleyenlerdir.

Siz kimsiniz ki benim hayatımda dinin yeri olup olmadığını bileceksiniz? Kimden alıyorsunuz bu hakkı? Siz rahip misiniz de bir inananın kalbindekini okuduğunuzu iddia ediyorsunuz?

Siz ne biçim müslümansınız ki bir başka müslümanın inancı hakkında hüküm veriyorsunuz?

Oturun da okuyun Kuran'ı önce!

Elhamdüllillah ne sizin ne de bir başkasının icazetine ihtiyacımız yok müslüman olmak için...

Hadi siz gidin de bir kilisede falan insanların inançları hakkında ahkam kesin, çünkü İslam'da böyle bir şey yok!

Last edited by suildur; 2007-04-11 at 00:34.
  #8 (permalink)  
Old 2007-04-11, 00:21
hakanca's Avatar
Senior Member
 
Join Date: Apr 2005
Location: Vancouver, Canada
Posts: 410
hakanca is on a distinguished road
Default

Quote:
Originally Posted by lynx_nexux View Post
"Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır. "
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK (Yeni peygamberimiz ya da ilahimiz diye not dusmeyi unutuyorsunuz arkadaslar)

Allah kabul etsin ne diyeyim, senin dinin sana benimki de bana!

Bu arada bu yazdiklarimdan Ataturk dusmani oldugum falan cikarilmasin, ben Ataturk'e karsi oldukca notr bir insanim. Benim derdim iyi kotu bu memleket icin savasmis oyle bir insani putlastiranlarla ve onu kendi emellerine alet edenlerle... Yanlis anlasilmasin...
  #9 (permalink)  
Old 2007-04-11, 00:31
Banned
 
Join Date: Dec 2004
Posts: 394
lynx_nexux is on a distinguished road
Default

Quote:
Originally Posted by hakanca View Post
Allah kabul etsin ne diyeyim, senin dinin sana benimki de bana!

Bu arada bu yazdiklarimdan Ataturk dusmani oldugum falan cikarilmasin, ben Ataturk'e karsi oldukca notr bir insanim. Benim derdim iyi kotu bu memleket icin savasmis oyle bir insani putlastiranlarla ve onu kendi emellerine alet edenlerle... Yanlis anlasilmasin...
Lütfen rica ediyorum sizden Allaha şükür Müslümanım.
Atamda Müslüman, edit edin yazınızı.
Sadece bir açıklamaydı ordaki , Atamızın görüşlerini buraya taşımaktı , savunmaya geçmeyin , Atamızı sizde kucaklayın.
Kurtuluş savaşı sayesinde özgürüz ve özgürce ibadet ediyoruz.
Teşekkür ederim.
  #10 (permalink)  
Old 2007-04-11, 00:31
hakanca's Avatar
Senior Member
 
Join Date: Apr 2005
Location: Vancouver, Canada
Posts: 410
hakanca is on a distinguished road
Default

Quote:
Originally Posted by suildur View Post
Yukarıda yazdıklarımız yalan değil mi? Malum sizin kalbiniz de gözünüz de açık, bizimki kapalı.

Bu adam Abdullah Öcalan'a sayın, şehitlere kelle, demokrasiye istedikleri durakta inecekleri tramvay demedi mi?

Allah size akıl, fikir ve hepsinden önce vicdan versin.

Yalan mı bu yazdıklarımız?

Allah'a havale ediyorum sizi, bu inkarınızın, riyanızın ve iftiranızın hesabını ancak O görür!

Nasıl bir fütursuzluktur bu sizinki? Sayfalarca yazdıklarımızmış... Allah için birine yalan desenize... Diyemezseniz yalancı olan sizsiniz, hem de Allah, kitap, din diye diye yalan söyleyensiniz. HAdi yalan deyin bakalım.

Memleket için b irşeyler yapmakmış. Hangi memleket? Feto'nun memleketi ABD için mi? Oger'in memleketi Suudi Arabistan mı? Hangi memleket?

Göreceğiz bakalım!
Arkadasim! Tayyibin sahsina karsi herhangi bir sempatim yok,bu kadar yaygaradan sonra bence cumhurbaskani olmamasi da lazim, olursa sayet benim gozumde de degerini yitirecek. Cikarilan bu yaygaralarin da Tayyibin sahsiyla bir alakasi yok, benim demek istedigim sadece bu.. Laiklik demek dinsizlik demek degildir, eger oyle demekse icine ......ben laik duzenin... Feto diyerek hakaret ettigin o insan hayatini inandigi degerleri savunmak icin harcadi, harciyor. Masallah sen de ondan asagi kalmiyorsun bakiyorum da.. Ne zaman birileri din adina biseyler yazsa hemen karsisinda seni goruyorum ne hikmetse. Bana kalirsa sen ya ajansin, ya da Cumhuriyet gazetesinin maasli elemani
 

Thread Tools
Display Modes

Posting Rules
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is On
Smilies are On
[IMG] code is On
HTML code is Off
Trackbacks are On
Pingbacks are On
Refbacks are On


Similar Threads
Thread Thread Starter Forum Replies Last Post
Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi fedup Book and film reviews 3 2007-08-23 23:02
Şebnem Ferah - Zaman Geçip Gidiyor coffee Song writing & lyrics 0 2005-09-30 02:58
demokrasi perfect_one Make friends, meet people, friendly discussions 1 2005-05-18 18:05
acaba? patience4 Comments about Seslisozluk.com 0 2005-02-26 16:02


All times are GMT +3. The time now is 06:45. (Turkiye time zone)


Powered by vBulletin® Version 3.8.4
Copyright ©2000 - 2009, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Optimization by vBSEO 3.3.2
Copyright © 1999-2009 seslisozluk.com. All rights reserved. Her hakkı saklıdır.