![]() |
Sözlük - Lost Password - Edit Account
Word Requests x Others | Helpful Answers |
|
|||
|
Ellerine sağlık kim yazdıysa, gayet güzel. Aklıma gelen birkaç soruyu ortaya atayım, fikir emekçileri döktürsünler.
"Relativist bir anlayışın kamusal alanda serbestçe ortaya koyulması" acaba jakoben bir devrimcilik gerektirir mi? Ya da en azından eğitim sisteminin bu çerçevede yenilenmesi gerekmez mi (ki solcularımızın (!!!!!) cumhuriyeti yıkmaya çalışıyolar yaygaraları altında bu yönde bi gidişat var)? Bazı yazarlarımız düşüncelerinden ötürü linç edilmeye kalkıyorlar. Kimileri cinsel yönelimlerinden ötürü şiddete maruz kalıyor. Kimisi etek giydiği için taciz ediliyor... Yani söylemeye çabaladığım şey şu: toplumun zihniyetinde köklü bir dönüşüm yaşanmadıkça, belki de aşırı derecede maskülinize edilmiş ve otomatlaştırılmış bir insan kütlesi biraz daha insanlaşamadıkça ve strategoss kusuruma bakmasın ama gelişmişliğin en önemli kriteri olan "sevişebilirlik oranı" artmadıkça, linççi bir toplumun epistemolojik bir dönüşüm yaşaması beklenebilir mi? Bunu başka bir soru takip ediyor: bu dönüşüm bıyıklı-göbekli-kel köylü bürokratlarca gerçekleşebilir mi? Bilgi çağının efendilerinin artık yaratan bireye, presantbl pazarlamacıya ihtiyacı olması dolayısıyla, kırbaç, köylü bürokratların sırtına iniyor. Köylüler isteseler de istemeseler de sistemi "birey" yaratacak şekilde modifiye etmek zorunda kalıyorlar. Ama bu gerçekten de yeterli mi? Ya da bir zamanlar bürokrasinin üstlendiği rolü şimdi akademisyen elitizmi mi üstlenmeli? Öyleyse herşeyden önce şu yazıdaki dili eleştirmekle başlamak lazım. Akademisyen egosundan kurtulmak lazım. İçi boş geyik muabetinin arasına felsefeyi ustaca sıkıştırmasını bilmek lazım. Cömert güneç misali aşağılara inmek lazım, ama narsistik duyguları da yukarıda bırakarak... aaaaaaah ahhh öle işte. Yazın bişiler ben de dinliyim euhuehu
|
|
|||
|
İki paragraflık yazıda ne kadar çok terim var!.. Acaba bu yazıyı yazan arkadaş, fikrini beyan etmek için mi terimleri kullanmış yoksa terimleri kullanmak için mi fikir beyan etmiş şüphe uyandırıyor. O kadar ihtiyaç olmadan kullanmış ki, yazıyı okunmaz kılıyor. Ortaya koyduğun fikri mi okuyacağız, yoksa vay ne kelime biliyor diye hayran mı kalacağız.
Ama, bu da bir dönemdir. Yazar, ister edebi, ister başka tür yazsın, egosu ile her an hesaplaşmalıdır, öne çıktığı her an onu yakalamalı ve yazmaya öyle devam edebilmelidir. Bütün büyük yazarların ortak özelliği, bence, son derece içtenlik yalınlık ve alçakgönüllülüktür ve tabi keskin görüş. Egodan kurtulmak da zaten böyle bir görüşü gerektiriyor ne yazık ki. |
|
||||
|
Dolu olan tarafı görmek gerekiyor burda esasında.. Üretme çabasını da olabildigince takdirle karşılamak gerekiyor. Sadece eleştirmek degil, üretme çabasını da göstermek gerek. En kolay şey, en zahmetsiz iş eleştirmektir. Çok basittir. Ama üretmek zordur, çaba ister, emek ister, mesai ister.. Eleştirmeye niyetlenmeye görsün, basit bir kelimeye bile takılabilir insan.. En basit tümcelerden kişiyi yerden yere vurabilir.
Oysa madem ki eleştiren tavrıyla farklı bir tabaka i hayatta oldugunu biz fanilere ihsas ettiriyor, arifane davranması beklenir ondan da.. Yoksa kimi kavramları yerli yerinde kullanmadıgını o da (bu yazıyı kaleme alan yani) biliyor. Ama bir cesaretle çalışmasını ulusal gazete sayfalarına taşımakta sakınca görmüyor. Yaratma da esas olan cesarettir çünkü.. Ben burdayım bu kadarım ve kendimi ortaya koydum diyor. Hamım ancak piştigim ve güzelce servis edilecegim günler de gelecek diyor.. Kendisini yeterince geliştiremediginden de şikayetçi.. Bir yıldan fazla oldu buralarda boy göstereli.. Kimin üretkenlik eksenli oldugunu, kimin laf olsun torba olsun yaptıgını gayet iyi biliriz. |
|
||||
|
Ugur cümlelerin bölük pörçük. Belli ki yazarken sıkılıyorsun ve çabucak bitmesini istiyorsun. Ancak senin için anlam ifade eden şeyler bizim açımızdan yeterince anlamlı olmuyor. Buna karşın yine de kafanı kurcalayan meseleler üzerine bir girizgah kabilinden tellendirme yapalım
. Sevişebilirlik.. öncelikle o meseleye geleyim. Sevişme düşmanı degilim ki ugur. Sadece sevişebilme derken bizi içine almak istedigin cinsellik eksenli psikolojizme karşıyım. Freud'la başlayan ve avanesince sürdürülen gelenegi kabul etmiyorum. Herşeyi cinsellige (sevişebilme derken bunu mu diyorsun onu da bilmiyorum ama bunu kastettigini düşünerek devam ediyorum) bagladıgımızı düşünürsek 24 saatlik bir günde fiili olarak cinsellik ne kadar bir zaman aralıgını içine alır ki.. Tüm günle kıyaslanamayacak ölçekte kısa bir zaman dilimidir degil mi? Böylesine kısa olan bir şeyin herşeyin mihenktaşı olarak sunulması anlamsızlık, determinizm ve aşırı genelleme degil de nedir? Bence insanı kısıtlayan şey, engellenmedir, kendini özgürce ortaya koyamamaktır. Dünyadan giderken dikili bir agaç, sonsuzluga adanmış bir simge bırakmamaktır. Sonsuz sayıda insanlardan sadece birisinin yapmayı düşündügü tek şey, ki herkes bunu düşünmez ve belki de eksikligini duyumsamaz, kendini gerçekleştirmektir. Kendini gerçekleştirme kimi zaman, geç dönemin en büyük psikologlarından Rollo May'in "Yaratma Cesareti"nde ortaya koydugu gibi, hiç üretilmemiş, tekil olan ve digerlerinden farkı ilk bakışta farkedilen yeni bir şeyleri üretmek iken, yine kimi zaman theolog Paull Tillich ise "Courage to Be" da ortaya koydugu gibi tanrı eksenli bir kendini gerçekleştirme de olabilir. Hatırlayın bir ara Einstein'in bilimsel faaliyetleri üzerine konuşurken tanrınını yarattıklarının ayırdına varıyorum deyişinden bahsettigimi.. Demek ki esas mesele kendini gerçekleştirmek. Kİmilerine göre bu sevişme eksikligi, kimilerine göre başka şeyler.. Ama kimine göre olan bir şeye diger şeyleri dışarda bırakacak şekilde hak etmedigi bir üstünlük tanımak kabul edilemez bence sevgili ugur. "Relativist bir anlayışın kamusal alanda serbestçe ortaya koyulması" acaba jakoben bir devrimcilik gerektirir mi? Ya da en azından eğitim sisteminin bu çerçevede yenilenmesi gerekmez mi (ki solcularımızın (!!!!!) cumhuriyeti yıkmaya çalışıyolar yaygaraları altında bu yönde bi gidişat var)? " Bu ifadelerle sanırım, pluralist / multi-culturalist bir yapının kamusal alanda boy göstermesinin tek koşulu yakobenizm mi diye soruyorsun? Geçmiş için konusursak, yani geriye dogru bir bakış atarsak şunları söylemek mümkün: Geçmişte bir yere kadar bu yakobenik tavrı hoş görebilirdik. Belirli bir dönüşüm saglanmıştır. Bunun yanında, bu tarzın halen sürdürülmesi ve devletin, herşeyin asıl sahibi halka güvensiz bir tutum sergilemesi ciddi bir problematiktir. Yine çıkar boyutuna indirgeyip, bu tür hizaya getirme faaliyetlerini tezgahlayanlar, bunu Allah rızası için yapmadıklarına göre kendi çıkarları için yaptıgını düşüncem müsadenizle. Yani bir takım imkanlarla şişen, enflate olmuş ve çıkarını genişletme çabasını sürdüren bir kligin topluma biçtigi dar gömlegin sonuçlarıyla karşı karşıya oldugumuzu söylemeliyim. Avrupa Birligi imkanlarına dokunmasaydı, degrade etmeseydi mutlaka onlar da isteyeceklerdi Avrupa Birligini.. Ve bunu da Atatürk'le başlayan (ki 3. selime ve 2. mahmuta kadar gider ama onlar görmezler bunu ) batılılaşma sürecinin taçlandırılması olarak da güzel güzel retorikler eşliginde kamuoyuna enjekte etmekte muhtemelen hiç beis görmeyeceklerdi. Demek ki bagımsızlık retorikleri tamamen post kavgası.. Sevr travması gibi psikolojik araçları kullanarak yogun propagandayla da toplum katında belirli bir destek bulmaktadır bu klik.. Geçmişte devrimci olarak gösterilen, askeri ve siyasi uzantıları olan bu klik artık bugün, degişimin ve gelişimin önündeki en büyük tökezleme taşıdır. İşin komik yanı da ilerici ve sol bir parti oldugunu iddia eden chp'nin içine düştügü komik ötesi durumdur. Katı devletci ve seçkinci olan bu partinin sol partiden başka herşey oldugunu söylemek mümkün.. Esasında da sol parti olmayıp sag partidir. Rahmetli İdris Küçükömer'in kulakları çınlasın.. Bir ara hatırlıyorum, bir dönem hükümet bürokrasi de çok ciddi bir degişimin sinyallerini verdi. Denetim birimlerini tek çatı altında birleştirecegini ve teftiş kurullarını lagvedecegini ortaya koymuştu. Bilenler bilir belki ama, bürokrasi dediginiz genel itibarla, ankara'da konuşlanmış bu denetim birimlerine denk düşmektedir. O zamanki o grup maliye müfettişleriydi.. Söz konusu bu grup Askerlere brifing vererek, hükümetin cumhuriyetin temellerine kibrit suyu döktügünden dem vuruyordu. Oysa böyle bişey yoktu. Canları sıkılınca yurtdışına denetim yazıp harcırah alamıycaklardı.. Öyle eskisi gibi asıp kesemeyeceklerdi. İmkanları kısıtlanacaktı.. Devletin imkanları ile burjuva hayatı yaşamayacaklardı.. Tek dertleri buydu bu bürokratik kligin ama güya devletin aleyhineymiş gibi yapılacak reformu yok etmenin yollarını aradılar. Esasında demokratik bir devlette olması gerektigi gibi, hükümetin emri ve itaati altında olması gereken ordudan da umarsızca medet ummuşlardı. Neresinden baksanız, utanç verici.. komik ve güzel ülkeme has manzaralar.."Yani söylemeye çabaladığım şey şu: toplumun zihniyetinde köklü bir dönüşüm yaşanmadıkça, belki de aşırı derecede maskülinize edilmiş ve otomatlaştırılmış bir insan kütlesi biraz daha insanlaşamadıkça ve strategoss kusuruma bakmasın ama gelişmişliğin en önemli kriteri olan "sevişebilirlik oranı" artmadıkça, linççi bir toplumun epistemolojik bir dönüşüm yaşaması beklenebilir mi?" Toplumun zihniyeti hakkında bir şeyler anlamak çabasında oldugunu ve bunun çözümlerinin ne olabilecegi üzerine kafa yordugunu biliyorum sevgili ugur.. Kitle psikolojisi okumanı öneririm. Başka türlü anlamak mümkün degildir. Kİtle psikolojisi ise egitim seviyesinin düşük oldugu, sadece kanla beslenen, adrenalin delisi toplumların ayırıcı vasfıdır. Bu tür toplumlarda çok görülür. Çünkü egitimle kendini kontrol altına almayı ögrenememiş bireylerden oluşan toplumu hareket ettirecek biricik neden bu pohpohlama ve adrenalindir. Neden satıyor Kavgam bu ülkede.. Neden herkes okuyor ve tavsiye ediyor Şu Çılgın Türkler'i.. Çünkü gelecek karanlık da bizler geçmişin defterlerini karıştırarak kendi kendimizi tatmin etmekten haz alıyoruz.. Üstelik niteleme de dışarıya atfen verilmiş bir isim.. Yabancılar Şu Çılgın Türkler diyor.. Yani kitabın ismi bile aslında onlar tarafından nitelenmeyi içerdigi için esasında şu an içinde bulundugumuz güven bunalımını ortadan kaldırma çabasını yansıtıyor.. Rencide edilmiş dimaglarımızı tekrar canlandırmaya dönük bir çaba.. Peki yaptıgımız hatalardan bahsetsek.. Diyelim ki cesurca.. Yahu ey vatan evladı, şu şu işleri biz yaparak hata ettik. O hatalarımız nedeniyle bu hale geldik. Hatalarımızdan sıyrılırsak gelecek ümitvar olacaktır desek halt mı etmiş oluruz.. Hı? Oysa biz kendi kendimizi tatmin etmeyi seçiyoruz. Böylesi daha rahatlatıcı geliyor. Çünkü kuru kuruya gaza gelmeyi seviyoruz. Çünkü çabalamak zor geliyor. Birisi bize hedef göstersin, desin ki ey gaflet içindeki vatan evladı, siz nasıl insansınız, siz de hiç onur yok mu şuna izin veriyorsunuz gibi ayaklandırsın bizi.. Yumuşak yerlerimize dayanarak tatmin ettirsin bizi.. Böylesini toplum olarak daha tercih edilesi buluruz.. Çünkü uzun bir çalışma gerektirmez.. O nedenle vatan için ölecek insanlar degil esasında yaşamayı isteyen ve yaşatmak isteyen insanlara ihtiyac vardır.. Sonuna kadar varolmayı şiar edinen, fedakar, kimseyi kategorik ayrıma tabi tutmayan, akıllı, egitimli, sınırlarını bilen ve bununla beraber sınırlarını aşmaya çalışan, maceraperest olmayan, bununla beraber ideali ugrunda yüregi güm güm çarpan, hayatı daha yaşanılır kılan insanların üstünde toplum yükselmelidir. Ölmeyi isteyen ve ölmeyi yücelten insanların oluşturdugu toplum ölü bir toplumdur ve dinamizmini yitirmiş ve kaçınılmaz sonuna dogru yol almaktadır. Linççi bir toplum olmaktan çıkma akla ve mantıga göre düşünmeyi gerektirir. Gaza gelmekten kurtulmayı gerektirir. Kendine ait bir yaşam felsefesi oldugu için dışsal yönlendirmelere karşı koyabilen insanlardan oluşan bir toplumu anlatır. Ama şunu da eklemeliyim ki, linççi toplumun üyeleri sadece vasıfsız elemanlardan, işçilerden, lumpen proleteryadan (markiz bir kavram ama, kaldırım mühendisi de diyebiliriz), işsizlerden oluştugunu düşünmeyelim. içinde doktorları, avukatları, ögretmenleri bile barındırmaktadır. En ironik şey de şu ki, egitim olarak daha üst kademe olarak dikkate alınan insanların dejenerasyonlarının da o oranda fazla olmasıdır.. Egitimin işlevsiz oldugunu ve insanları kimlik ve kişilik sahibi kılmaya yetmediginin trajik bir göstergesidir bu durum.. Linççi toplumun içinde bu da var (şu dahi ve zekavet üstadı Kemal Kerinçsiz'i hatırla )Bürokrasi meselesine gelince, dünyanın her yerinde devlet mekanizmasında bürokratların egemenligi görülür. Ta Max Weber'in bile üzerinde çalışma yapmasını gerektiren kadim bir sorundur bu.. Hatta 13 yy Çin bürokrasisi üzerine bile ilginç çalışmalar vardır.. Devlet mekanizmasının işlevleri derinleştikçe uzmanlaşma artmış ve paralelinde de bürokrasi olgusu ortaya çıkmıştır. Seçilmişlerin, abartı olmasa eger, bir kukla olduklarını söylemek çok da yanlış olmayacaktır. Eski milletvekillerinden biri basına verdigi ropartajda adı konmamış bir kukla olduklarını ifade etmişti. Dolayısıyla her heryerde bürokrasi gelişimin önündeki en büyük engeldir. Bu hem çıkar ilişkisi nedeniyle böyledir hem de devlet mekanizmasını siyasilerden iyi bildiklerinden dolayı böyledir. Akademisyenlerin retorik kabiliyetlerinin ve soyut düşünme becerilerinin keyfe keder üstünlügünden bahsetsek bile eylemselliklerinin aynı oranda etkin oldugunu söyleyemiyoruz.. Akademisyenler eylem yapmayı pek sevmiyorlar.. Üstelik bir ara enigma tartışmasında hatırlarsan demiştik ki eylem adamları esasında yarı entelektüeldir diye.. Çünkü entelektüellik ve akademisyenlik derin düşünmeyi, tüm olasılıkları hesaplamayı, onları sıraya koymayı, öncelik belirlemeyi, fayda maliyet analizlerini vs. gerektirdiginden eylemsellik, aksiyon kıvamı düşüktür.. Onlar dönüşümü yapamazlar.. Şunu yapabilirler belki, eylem adamlarına saglam bilgiler, çalışmalar sunabilirse degişime ve gelişmeye dolaylı olarak etkide bulunabilirler.. |
|
|||
|
Sevgili Felsefi;
Ben burada herkes anlasın, 70 milyon insana sesleneyim diye yazmıyorum Eksik bir iletişim ortamında en özet ifadelerle bişi aktarmak için kavram kullanmak zorundayım. Birebir diyaloğa girdiğim zaman bu kavramları kullanır ama hemen akabinde onları açarım. Cak cak cak çenem susmaz dolayısıyla kaptırdığım zaman Fakat adeta elinde kalem-kağıt toplumsal dönüşüm projeleri çizen mühendislerin ortamında gayet tabi ki terim kullanılır. Ben tutup ta bi tane hırboya "hmmm kardeş sen dandiksin bak şimdi ben seni dönüştüren dinamikler...." demiyecem tabi ki yaaaahu ))))) Neyse fazla geyik yapmiiim soora post-modern epistemelojik dönüşümü yaşayamayan asık suratlı bilgi elitistleri "bu ne ciddiyetsizlik!" die kızmasınlar. Sana gelince strategoss; Ellerine sağlık. Ben senin gibi uzun yazamıyorum malesef. Biraz sıkılmak biraz yaşamın temposuna ayak uydurmak kaygısıyla. Yazılar çok satmak istiyorlarsa "fast-food" gibi olacaklar. Ayaküstü atıştırıverecem. Ama gerek alıntı yaptığın yazı gerek senin verdiğin cevaplar pek fast-food değil. Çok özenle yapılmış birer sanat eseri gibiler. 2/4 ritmle, elektronik perküsyonla giden pop şarkılarından ziyade, uzun ve yorucu birer senfoni gibiler. İnsanlar fast-food istiyorlar. Onlara fast-food verelim.
|
|
|||
|
ugurokus,
Buradaki, sozkunusu postumu, alıntılanan gazete yazısı için söylemiştim. Genel olarak, terim konusuna gelince, ne yazık ki, bilimsel alanlardaki çoğu problem ve tartışma, yabancı kaynaklı olduğu için, o dilde üretilmiş olan terimler ya da hatta bazı sıradan kelimeler, türkçe tartışmalara olduğu gibi aktarılıyor, aslında türkçe düşünmenin ürünü olmayan kavramlar, yani düşünme düşünmedir ne fark eder ki denilebilir, ama bence öyle değil, dışardan geldikleri için türkçe düşünürken iğreti duruyorlar. elbette, bunlar türkçe düşünmenin ürünleri değil diye hesaba katılmayacaklar değil, ama belli şekil ve ölçülerde. Bunlar bir bakıma nesnel sorunlar, ama bir de kişilerin yarattıkları sorunlar var, özel ve üstün olmak, herkesin aradığı bi şey, bazıları başkalarından farkını bu tür kelimeleri kullanarak belirlemeye çalışırlar, gerçi dil her zaman ileşitim aracı değildir, çok farklı kullanımlarıyla insanların çeşitli amaçlarının oyuncağı olabilir, ama bunlara gerek yok, ben kişisel olarak pek hoşlanmıyorum o yüzden yazdım, evet olumsuz bir şey, ama doğruysa, aslında olumludur. |
|
||||
|
Muhteşemsin.. Acayip güldüm.. Yigitler adedince yogurt yiyiş şekilleri var amme, yigitler buluştuklarında beraber yogurt yidiklerinde hepsinin yemesi ve birinin/bir kaçının digeri/digerlerine engel olmaması için asgari yiyiş kuralları gerek de mi ya? Yigit Ugur
Şimdilik senle bu kadak.. ve lakin daha çok seyreyliyecez alemi.. Açık zihinlere övgü! Aykırı düşüncelere.. Zencilige.. Ezber bozmaya devaaam Bir gece ansızın gelme.. her daiim geeeel
|
| Thread Tools | |
| Display Modes | |
|
|