Şehirler ve Nobeller....
Paulo Coelho’nun “Veronika Ölmek İstiyor’’ isimli romanını okuduktan sonra, sırf o mekanları görmek için Ljubljana’ya gitmiş ve romanın geçtiği meydanları, caddeleri, binaları ve o şehrin insanlarını fotoğraflamıştım.
Orhan Pamuk’un Kar romanını okurken de bir kış günü, elimde fotoğraf makinesiyle Kars’a gitmeyi çok istedim. Uzun bir tren yolculuğundan sonra ulaşacağım bu taş şehri, kare kare fotoğraflamayı hayal ettim uzun bir müddet. Hâlâ da vazgeçmiş değilim bu sevdadan. Romanların, şehirlerin duvarlarını yıkan, onları kafeslerinden çıkartıp başka coğrafyalara ve başka coğrafyaların insanlarına sunan bir yanının olduğuna inanırım. Onun için romancılar şehirler için büyük bir şanstır. Hele de uluslararası üne sahip bir romancının o şehri mekan eylemesinden daha büyük bir piyango vuramaz. St. Petersburg, Suç ve Ceza ile bir dünya kenti olmuş; Paris, ruhunu ‘Sefiller’de Victor Hugo’ya anlatmıştır, Hugo da bütün dünyaya.
Orhan Pamuk şüphesiz bir rejim muhalifi değil. Tam aksine rejimin merkezinden gelen bir ailenin ferdi. Hayatı boyunca da rejimle karşı karşıya gelecek bir durumla karşılaşmamıştır. Ne ekonomik zorluk çekmiş ne de rejimle bir sorunu olmuştur. Yani o, beyaz Türklerdendir. Hatta ailesi içinde Ermeni meselesini başımıza açan İttihat Terakki’nin önde gelenlerinden isimler bile vardır. Her ne kadar aile içinde ciddi sorunlar yaşasa da hayatı, Nişantaşı’nın en nadide okulları ve mekanlarında geçmiş, Ermeni ya da Kürt meselesiyle hiç yüzleşme ya da yüz yüze gelme fırsatı da olmamıştır. Kar romanı için bir müddet yaşadığı Kars’ta Doğu’nun sorunlarıyla hemdem olma fırsatı olmuş mudur bilmem; ama Pamuk’un hayatı genellikle iyi şartlarda ve güzel yerlerde geçmişti. Hiçbir romanını baştan sona okuma başarısını gösteremesem de, iyi bir romancı olduğu kesindir. En azından bende, kar altındaki Kars’ı mutlaka görme isteği uyandırmıştı.
Muhalif ya da taraftar olarak ciddi bir siyasi duruş göstermemiş olsa da iyi bir romancı olan Pamuk’un, Ermeni ve Kürtlerle ilgili söylediği sözlerin çok oportünistçe olduğunu düşünüyorum. Burada tartışılması gereken asıl konu, Batı’nın ikiyüzlülüğü. Doğulu bir yazarı veya entelektüeli muteber kabul etmesi için, onun kendi toplum değerlerine ağır sözler söylemesini neredeyse şart koşuyor. Doğu’nun oturduğu değerleri alaya alan, onu küçük düşüren, ya da yumuşak karnı olduğu düşünülen konular hakkında ileri geri sözler söyleyenlere kapılar açılmaya başlıyor. Pamuk’un sözlerini de işte böyle bir şirinlik için sarf edilmiş sözler olarak kabul etmek lazım. Kürt ve Ermenilerle ilgili söylediği sözleri inanarak söyleseydi belki entelektüel onura daha yakışır bir davranış olacaktı. Fransa’daki garabetin tam üstüne Nobel ödülünü aldığının açıklanmasını da tam bir Batı komplosu olarak düşünmek mümkün.
Bütün bu tartışmaların ötesinde Türkiye’den, Türkçe okuyup yazan birisinin Nobel Edebiyat ödülünü kazanması çok önemli bir konu. Bütün dünyanın ilgisini Türkiye’ye ve İstanbul’a hatta Kars’a bile çekecek bir gelişme. Umarım Orhan Pamuk da Türkiye de bunu yeterince değerlendirmeyi bilir. Kim bilir belki Orhan Pamuk bu toprakların görmüş geçirmişliğini, bilgeliğini, hoşgörüsünü dünyaya daha güzel anlatır. Rejim ve iktidarla o topraklara ruh veren insanlar, dünyaya her zaman aynı gözle bakmıyorlar.
Last edited by sudeabra; 2008-09-24 at 10:13.
Reason: mehmet kamış tarafından yazılan bu makale, 14 Ekim 2006 Cumartesi günü yayınlanan Zaman Gazetesindeki köşe yazısıdır.
|