PDA

View Full Version : The Eu - Turkey Relations: Individualism Vs Nationalism


ugurokus
2006-06-03, 10:23
THE EU - TURKEY RELATIONS: INDIVIDUALISM VS NATIONALISM

There are those in Turkey who perceive Turkey's ambition to join the EU as a state policy. The point they usually stress is the claim that this effort is nothing but the continuation on the path of Westernization that Turkish Republic's founders set as the premier national goal. There are some others who do not like the EU accession process and what it entails economically or politically. Their arguments are based on what they call "Turkey's unique situation" and this argument whereby they support a centralistic nation-state rather than an integrated country to Europe. At that point, both pro and cons of the debate have to face another debate: that is the inevitability of the EU. While pro-EU arguments see the accession process as an indispensible part of Turkish modernization, counter opinions seek alternative routes on the other hand.
Supportive arguments for the EU membership not only derives from the foundation of the Turkish Republic and the pro-Western approach it carries, but also economical facts. In this context, Turkey's trade volume with the EU countries is emphasized consistently. Although Turkey is a part of Europe economically till the Customs Union Agreement of 1995 , it can not be left aside politically. That would not be wrong to say that pro-EU approaches have an integrationist background in economic theory. This is by no means objectors are only consisting of protectionists. However most of them
believe that Turkey's middle scale industries in its infancy would suffer from the stiff competition that was expected to brought about by the integration. Some indicate that this was the situation after the Customs Union Agreement. No matter what kind of opinions do different interest groups
hold, Turkey has benefitted from the accession process
so far. Stock markets' performance has reached all-time high this year. Interest rates were cut to historical levels with the elimination of double-digit inflation rates for the first time. Central banks' reserves hit the level that politicians began to speak of a debt payment to IMF before the scheduled plan. No one can deny the fact that Turkey's accession process played a major role in this panorama. What precedes reveals that Turkey needs the EU in terms of its economic stability and prosperity. Moreover, Turkey's full membership is to mutual benefits of both parts. This is especially because Turkey is a cure for aging Europe. If the young generation of Turkey were educated with the help of funds injected by the European budget, European economy would be reinforced with a fresh work force.
Turkey's national security concerns comes to the forefront in anti-EU chants. According to their thesis, the jeopolitical situation of Turkey makes it crucial for it to pursue its own way. Copenhagen criterias uphold the freedom of speech, freedom of self-expression, civil society, a free press, supremacy of law and all the virtues of a democracy, thereby weakening the nation-states. As the EU countries do not face the terror problems that Turkey has, there's no need for restriction in those countries. Granted this idea has some truth, it is a widely state-centric view. The ideologies upholding the well-being(!) of a totality rather than individuals are losing ground dramatically in the globalization era. A growing part of the educated public is becoming convinced that Turkey’s problems and its revolving crises cannot be overcome in the absence of a radical change favoring liberalization and democratization. This new generation seems to be sceptical about national security claims and tends to tie national security crowd to particular political circles.
Another argument also voiced by some European leaders is that Turkey is not European. If Turkey becomes a member of the EU, both sides are likely to face an identity crisis. We should say once more that this idea does not reflect the facts. Turkey needs to absorb Western values at least in terms of individual liberty. On the other hand, Europe needs Turkey to show the world once again, Islam can go hand in hand with democracy, open societies, human and women's rights. This is decisive for the Europe's security in the 21st century.
The arguments set so far are enough to eradicate a possible euroasia alternative. It goes without saying that even the membership talks made Turkey progress toward democracy, prosperity, civil rights and so on. In this respect, the alternatives, if anything, are not to be taken seriously.
The EU is not only a progressive alternative to moribund political visions, but also a guarantee for a stronger democracy. Whatever one's ideological standpoint is, this country is already on its way to Europe and has a long way to go. We sometimes believe that there's something irreversible in history. What I believe is that we are in that irreversible moments nowadays. It may come pleasant to some ears that this country is strong enough to show off an alternative route, but it makes no sense at all! We should move with the time. Otherwise we'll find ourselves in the scrap-heap of history.

ugurokus
2006-06-03, 10:28
Avrupa Birliğinin alternatifi var mı? konulu bi deneme istediler ödev olaraktan. ben de bunu yazdım. Hiç sevmediğim bi konu ama ite kaka çıkardık bişeyler :D

Grammar bölümüne yazmak istedim aslında, çünkü denemenin içeriğinden ziyade gramerine yönelik eleştiriye ihtiyacım var. Hangi sözcükleri nasıl daha iyi kullanabilirdim? Ya da iyi bitirebilmiş miyim? Bu konularda yardımcı olacaklara ihtiyacım var...

Şunu da farkettim, seslisozluk forumunun bu tarz bi amaca hizmet edecek bi bölümü olmalı... Sırf kızlarla lafa girecem tanışacam dallamalığıyla açılan ıvırzıvır başlıklar arasında bu üzerine emek harcanmış denemeyi koymak zorunda kaldım. Encyro (neyse artık) İrlandalı ve şu an aklıma gelmeyen sitenin klas isimlerini buralarda görmek isterim.
Şimdiden teşekkürler.

whitestorm
2006-06-03, 13:34
Açılan diğer konulara bence dallamalık diyemezsiniz.Netice'de insanlar forumu birbirleriyle diyalog kurmak için kullanıyor birilerinin yazdığı şeyleri denetlemek için değil.

Dediğiniz gibi bir yer açılsa iyi olur fakat siz de konunuzu açacak daha ciddi yerler bulabilirsiniz.

strategoss
2006-06-14, 17:52
Sevgili ugurokus, makaleni begendim. Temel noktalara iyi değinilmiş; Öte yandan total ideolojilere karşı bireysellik doğrultusundaki düşüncelerin ortaya konması şeklindeki yaklaşımın da ilham verici. Bu dikotomi tam böyle olmasa da temel noktalarıyla yansıttığın gibi.

Belki kendi özgün geçmişimize giderek şu nokta da belirtilebilirdi: Osmanlı'dan bu yana kat ettiğimiz gelişmelerin dış dinamikten mi yoksa iç dinamikten mi kaynaklandığı şeklinde bir soruyla da tarihsel bilgiler ışığında bir takım çözümlemeler de yapılabilirdi. Sivil bakış açısı da hoştu.

Kimi yerde açılan tartışmalarda da bazı arkadaşların uslupları nedeniyle iştirak etmiyorum. Çünkü bu tür yerlerin nefret kusulacak yerler oldugunu düşünmüyorum.. Oysaki hep nefret hep aşagılama.. Kör dögüşü degildir tartışma çünkü, karşılıklı olarak fikir teatisidir. Bu noktaya kadar dogru, ancak bundan sonrası problematiktir gibi bir bakış açısı.. Ben haklıyım, vay efendim daha önceki postlarımda, hatta şu numaralı postta böyle yazmıştım okumadınız mı, görmediniz mi kabilinden açıklamalar hem aşırı kibirli, hem bilimsel agnostizme aykırı hem de çok naiv oluyor. Kendini büyük bir yazar gibi görme sanrısı.. Bu bakış açısı hakikaten hoş degil. Karşılıklı anlayış ve iyi niyet olmalı. Yoksa bahse konu yazar(lar) komik durumlara düşüyorlar ama farkında değiller.

Bu tarz üzere olan yazılarının artması dilegiyle.. Merak etme ugurokus, yalnız degilsin..

strategoss
2006-06-15, 09:44
uguröküs ben bir AB uzmanı olarak bu yazıyı senin yazdığına inanmıyorum tabi eğer Kemal Kirisci veya Fadi Hakura değilsen!

Zatı alinizin de yorumlarını görelim ki uzmanlıgınızı takdir edelim. Çünkü söz konusu alanda bizim de naçizane okumalarımız mevcuttur ve eğer dediginiz gibiyse benzer işler yapıyoruz. Öte yandan, şahıs hakkında herhangi bir bilgiye sahip olmadan bu şekilde konuşulması da uzman olan birisine yakışmıyor gerçekten.

Üstelik AB konularında tek uzman olanlar da bu saydıklarınızdan ibaret degildir. Kemal Kirişçi, Bogaziçinin hocası.. Fena degil ancak abartılacak kadar da degil. Bence, Cengiz Aktar'dan bahsetseniz daha yerinde olurdu. Çünkü, Cengiz Aktar'ın daha derinlikli bilgilere sahip olduğu bir vakıadır.

Senin bunları yazdıgına inanmıyorum demek tam anlamıyla, adı konmamış "bir gaftır". Sizin inanıp inanmamanız çok da mühim degil çünkü.. Buralarda yazışacak, tartışacak ve fikir alışverişi yapacaksak uslubumuza, sözlerimize dikkat etmeli ve karşı tarafa saygı gösterme konusunda azami hassasiyet göstermeliyiz..

endlesstr
2006-06-15, 12:38
Burda sanki çok gerekliymiş gibi AB uzmanları türemiş ne iş! Ayrıca makalemsiyi okudum genel olarak doğru noktalara temas ediyor ama lisans sonrası akademik çalışmalar anlamında hiç bir geçerliliği olamıyacak bir makale.Yani herhangi bir dergide filan yayınlamaya kalksan editörün üstünü ilk çizeceği makale olur ,ama ödev babında yapılmış olduğu için yeterde artar bir çalışma.Ayrıca grammerindede bir problem görmedim.

strategoss
2006-06-15, 14:08
Burda sanki çok gerekliymiş gibi AB uzmanları türemiş ne iş! Ayrıca makalemsiyi okudum genel olarak doğru noktalara temas ediyor ama lisans sonrası akademik çalışmalar anlamında hiç bir geçerliliği olamıyacak bir makale.Yani herhangi bir dergide filan yayınlamaya kalksan editörün üstünü ilk çizeceği makale olur ,ama ödev babında yapılmış olduğu için yeterde artar bir çalışma.Ayrıca grammerindede bir problem görmedim.

Gereksizligin gerekliligine gereksiz gereklilikler gerek göremezler!

ugurokus
2006-06-16, 13:39
uguröküs ben bir AB uzmanı olarak bu yazıyı senin yazdığına inanmıyorum tabi eğer Kemal Kirisci veya Fadi Hakura değilsen!

Bak "öküs" yazmış :D Neyse öküs olalım bakalım... İngilizceye çok emek verdiğimi bilmenizi isterim. Sanırım yine articles bölümünde "kendi cümlelerinizle yazınız" diye bir başlık açmıştım. Bu "öküs"ün fikirlerini önemserseniz orayı bir okuyunuz :)
Kaldı ki bu çok basit bir deneme. Bu açıdan endlesstr ye katılıyorum. Oldukça sığ; ancak çok temel noktaları ele alıyor. Okuyucuyu baymadan bir fikir ileri sürüyor hepsi bu. Ben şimdi 4 sene içinde faizler nerden nereye inmiş borsa nereye çıkmış... İşte yok efendim demokratikleşmede hangi adımlar atılmış... Yok avrasyacılık yok ABD ilişkileri bağlamında AB... Bu kadar derinleştiremezdim - ki bu makale değil deneme!
"Sanki çok gerekliymiş gibi..." İşte bu çok talihsiz bi laf olmuş neden dersen bugün Avrupa'da öyle bir imaj oluşturmuşsun ki, cemaatçi okumayan barbar hırbo sürüsü olarak görülüyorsun (ki acayip haklılar). Keşke bunun böyle olmadığına kanaat getirmelerini sağlayabilsek... Bu çok gerekli. Öyle eurovizyona egedeki tarihsel kalıntıları koymakla olmuyor bu işler :D Sen o avrupa değerlerinden ne kadadr nasiplenmişsin o önemli yoksa filozoflar topraklarında yaşamış kaç yazar ki...
Şebnem4'ün dediklerini referans alıp övünmeyi isterdim; ama almam gereken çok yol var. Neyse ki kimse gramer açısından bişi bulamamış...
Ama mesela bizim okulda bi hoca criterias olmaz demişti. Açtı sözlüğü criterion tekil criteria çoğul dedi ama yok böle bişiiii... Ben arattırdım copenhagen criterias die bi sürü şey çıktı. Gerçi bu hatalı bi kullanım.
...
Kendi cümlelerini kullanmak... Ne komik laf yaaaa... İdealist... Aşkıncı... Metafizik! Neyse hiç girmiim şimdi...
Herkese teşekkürler!

whitestorm
2006-06-26, 00:54
Sevgili ugurokus, makaleni begendim. Temel noktalara iyi değinilmiş; Öte yandan total ideolojilere karşı bireysellik doğrultusundaki düşüncelerin ortaya konması şeklindeki yaklaşımın da ilham verici. Bu dikotomi tam böyle olmasa da temel noktalarıyla yansıttığın gibi.

Belki kendi özgün geçmişimize giderek şu nokta da belirtilebilirdi: Osmanlı'dan bu yana kat ettiğimiz gelişmelerin dış dinamikten mi yoksa iç dinamikten mi kaynaklandığı şeklinde bir soruyla da tarihsel bilgiler ışığında bir takım çözümlemeler de yapılabilirdi. Sivil bakış açısı da hoştu.

Kimi yerde açılan tartışmalarda da bazı arkadaşların uslupları nedeniyle iştirak etmiyorum. Çünkü bu tür yerlerin nefret kusulacak yerler oldugunu düşünmüyorum.. Oysaki hep nefret hep aşagılama.. Kör dögüşü degildir tartışma çünkü, karşılıklı olarak fikir teatisidir. Bu noktaya kadar dogru, ancak bundan sonrası problematiktir gibi bir bakış açısı.. Ben haklıyım, vay efendim daha önceki postlarımda, hatta şu numaralı postta böyle yazmıştım okumadınız mı, görmediniz mi kabilinden açıklamalar hem aşırı kibirli, hem bilimsel agnostizme aykırı hem de çok naiv oluyor. Kendini büyük bir yazar gibi görme sanrısı.. Bu bakış açısı hakikaten hoş degil. Karşılıklı anlayış ve iyi niyet olmalı. Yoksa bahse konu yazar(lar) komik durumlara düşüyorlar ama farkında değiller.
Bu tarz üzere olan yazılarının artması dilegiyle.. Merak etme ugurokus, yalnız degilsin..

Eğer bu lafı bana attıysanız.Benim komik duruma düşmemle bir alaka kuramadım. Sizce birinin benim ve arkadaşlarımın yaptığı şeylere dallamalık demesine tepki göstermek komik düşmek midir?

Sizin objektif bakış açınızı takdir ediyorum.Bu lafı bana atıp atmadığınız konusunda da emin değilim ama bu konuya ilk cevap yazan benim ve sizin özellikle çoğul yerine tekili vurgulamanız ve sebnem4'e ayrıca cevap vermeniz beni lafı üstüme almaya itti.

Demek istediğim sözünüz banaysa komik duruma düştüğümü düşünmüyorum.

strategoss
2006-06-26, 09:54
Eğer bu lafı bana attıysanız.Benim komik duruma düşmemle bir alaka kuramadım. Sizce birinin benim ve arkadaşlarımın yaptığı şeylere dallamalık demesine tepki göstermek komik düşmek midir?

Sizin objektif bakış açınızı takdir ediyorum.Bu lafı bana atıp atmadığınız konusunda da emin değilim ama bu konuya ilk cevap yazan benim ve sizin özellikle çoğul yerine tekili vurgulamanız ve sebnem4'e ayrıca cevap vermeniz beni lafı üstüme almaya itti.

Demek istediğim sözünüz banaysa komik duruma düştüğümü düşünmüyorum.

Sevgili whitestorm, elbette tepki gösterilmesi gerekir. Ama bence bundan sonra tartışma adabını bilen insanların az çok ayırdına varıp onlarla tartışmak gerekir. Tartışma adabını bilmeyenlerinse sadece yazmalarıyla kalmaları saglanmalı.. Onların dikkate alınmaması onlara verilebilecek en güzel cevaplardandır.. Tartışma adabına, saygı prensibine uyduktan sonra çok uç düşünceler de soylenebilir.. Bunların ifade edilmesinde herhangi bir sınırlama olması düşünülemez. Neticede herkesin kendi hayat görüşüne göre şekillenen kendine ait bir düşünce biçimi, inanç sistemi vardır. İnanç sistemi deyişimi kabul etmeyenler çıkabilir ancak en rasyonalist düşünce sistemi bile az ya da çok inanca dayanır. Herşeyin temellerinden biri desek yeridir..

Benim bahsini ettigim genel olarak, yani bu topicle sınırlı degil.. Zatıalinizi kastetmedim.. Ayrıca yaşınıza (profilde oyle yazıyor :)) kendinizden 5-10 yaş büyük bir çok arkadaştan da daha olgun yaklaşımlarınız oldugunu da eklemeliyim. Daha ufuk açıcı, daha güzelleştirici, daha geliştirici ve karşılıklı etkileşim içinde geçen, karşılıklı saygı dusturuna uyan tartışmalarda ve fikir teatilerinde bir araya gelmek dilegiyle..

whitestorm
2006-06-28, 01:12
Bende her lafı üstüme almak hastalık olmuş,o nedenle yazınıza karşılık yazma ihtiyacı hissetmiştim.Kusura bakmayın.
Ben de sizin yaklaşımlarınızı çok uzlaşmacı bulmaktayım.Başka yerlerde de görüşmek dileğiyle.
Yaşıma gelince,profilde yazdığı gibi.Birçok insan görünce şaşırıyor.Ama bu benim olgunluğumdan değil,birçok insanın kendi değerini düşürmesinden kaynaklanıyor.

roxy
2006-06-30, 02:32
wow, what an interesting article...where did you find it? x

IRLANDALI
2006-06-30, 16:03
Ugurokus Merhaba,

Makaleni okudum ve gerçekten beğendim. Aşağıda nacizane kendimce düzeltmeleri veriyorum. Dikkate alıp almamak sana kalmış tabi.;)

Ben AB uzmanı değilim ama uzun zamandır Irlandada yaşıyorum. Kendi izlenimlerime göre, Avrupa artık yaşlılıktan ziyada genç yaşta hamilelik (14 - 15 yaş) ve alkolizm sorunlarıyla karşı karşıya. Entegrasyondan bahsediliyor, Polonya AB'ye girdikten sonra 20bine yakın veya daha fazla sayıda Polonyalı
İrlanda'ya akın etti. Bir o kaarda İngiltere'de var. Gelenlerin çoğu İngilizce bilmiyor, İrlandalılarla kaynaşmıyor, kendi açtıkları publara gidip yine kendi açtıkları dükkanlardan alışveriş yapıyorlar. İrlandalılardan daha ucuza çalıştıklarından piyasayı allak bullak etmiş durumdalar. İrlandalılar şu anda Amerika, Avustralya gibi ülkelere kaçma yollarını arıyorlar. AB'nin entegrasyon anlaşıyı bu işte. Fransada geçen aylarda çıkan kanlı olaylara bir bakın. Fransa, ülkesine gelen ilticacı ve sığınmacıları ne güzel entegre etmiş ülkesine (!).

selamlar...

strategoss
2006-06-30, 16:04
wow, what an interesting article...where did you find it? x

He/She has found it via his own knowledge and analitic ability.. as different from the pure knowledge, i think the analysis capability is the most important component of the thinking activity.. dont forget it roxy :D

IRLANDALI
2006-06-30, 16:05
THE EU - TURKEY RELATIONS: INDIVIDUALISM VS NATIONALISM

There are those in Turkey who perceive Turkey's ambition to join the EU as a state policy. The argument they usually stress is that this effort is nothing but the continuation on the path of Westernization that founders of the Republic of Turkey set as the premier national goal. There are some others who do not like the EU accession process and what it entails economically or politically. Their arguments are based on what they call "Turkey's unique situation" and this argument, whereby, they support a central nation-state rather than an integrated country to Europe. At this point, both pro and cons of the debate have to face another debate: that is the inevitability of the EU. While pro-EU arguments see the accession process as an indispensable part of Turkish modernization, counter opinions seek alternative routes on the other hand.
Supportive arguments for the EU membership not only derives from the foundation of the Turkish Republic and the pro-Western approach it carries, but also economical facts. In this context, Turkey's trade volume with the EU countries is emphasized consistently. Although Turkey has already been a part of Europe economically, since the Customs Union Agreement concluded in 1995, it cannot be left aside politically. It would not be wrong to say that pro-EU approaches have an integrationist background in economic theory. This by no means suggests that objectors constitute the majority of protectionists. However most of them believe that Turkey's middle scale industries, which are still in its infancy, would suffer from the stiff competition which the integration is anticipated to bring about.

Some indicate that this has been the situation since the Customs Union Agreement. However, no matter what kind of opinions different interest groups have on the subject, Turkey has benefited from the accession process so far. Stock markets' performance has reached an all-time high this year.
For the first time in Turkey’s history, interest rates were cut to historical levels with the elimination of double-digit inflation rates. The Central banks' reserves hit such a record high that politicians began to speak of a debt payment to IMF earlier than scheduled. Nobody can deny the fact that Turkey's accession process has played a major role in this panorama. What precedes, reveals that Turkey needs EU in order to achieve its economic stability and prosperity. Moreover, Turkey's full membership will be of benefit to everyone concerned as Turkey provides the remedy for an already ageing Europe.
If the EU injected some of the funds into the education of the younger generation of Turkey, the European economy would be reinforced with a fresh labour force.

Turkey's national security concerns comes to the fore amid anti-EU chants. According to their thesis, the geopolitical situation of Turkey makes it crucial for Turkey to pursue its own way. Copenhagen criteria aim to uphold the freedom of speech, freedom of self-expression, civil society, a free press, supremacy of law and all the virtues of a democracy, thereby weakening the nations states. As the EU countries do not face the terror problems that Turkey has, there's no need for restriction in those countries. Granted that this idea has some truth, it has become a widely accepted state-centric view. The ideologies upholding the well-being(!) of a totality rather than individuals are dramatically losing ground in the globalization era. A growing part of the educated public is becoming convinced that Turkey’s problems and its revolving crises cannot be overcome in the absence of a radical change favoring liberalization and democratization. This new generation seems to be sceptical about national security arguments and tends to tie national security crowd to particular political circles.
Another argument also voiced by some European leaders is that Turkey is not in Europe. If Turkey becomes a member of the EU, both sides are likely to face an identity crisis. We should say once more that this idea does not reflect the facts. Turkey needs to absorb Western values at least in terms of individual liberty. On the other hand, Europe needs Turkey to show the world once again that Islam can go hand in hand with democracy, open societies, human and women's rights. This is decisive for the Europe's security in the 21st century.
The arguments set forth so far are enough to eradicate a possible EuroAsia alternative. It goes without saying that even the membership talks have made Turkey progress towards democracy, prosperity, civil rights and so on. In this respect, the alternatives, if any, are not to be taken seriously.
The EU is not only a progressive alternative to moribund political visions, but also a guarantee for a stronger democracy. Whatever one's ideological standpoint is, this country is already on its way to Europe and has a long way to go. We sometimes believe that there is something irreversible in history. What I believe is that we are in that irreversible moment today. It may come pleasant to some ears that this country is strong enough to produce an alternative route, but it will make no sense at all! We should move with the time. Otherwise we'll find ourselves in the scrap-heap of history.

roxy
2006-06-30, 20:57
He/She has found it via his own knowledge and analitic ability.. as different from the pure knowledge, i think the analysis capability is the most important component of the thinking activity.. dont forget it roxy :D


sorry strategoss...you've lost me!! perhaps you could reply in simple terms for us folk!! x

ugurokus
2006-06-30, 22:02
Öncelikle çok çok sağol İrlandalı!
Dediklerine katılıyorum. Ama belki de Romanyaya yaptıkları gibi bi geçiş süresi (7yıl) tanıyabilirler serbest dolaşım için. Diyeceksin şimdi böyle söylüyorsun da denemene niye böyle yazmadın? Dedim yaa klişeleri sıralamak zorundaydım. Konu Avrupa Birliğinin alternatifinin olup olmadığı gibi bir konuydu. Bizi almazlar ama başka alternatif te yok mu diyecektim yani :D Ki adamlar komşuluk politikası die bişi geliştirdiler ve bunu yaparken üye olması muhtemel ülkeleri de dışta bıraktılar. Tüm hesaplar TC+balkan genişlemesinin de gerçekleşmesi üzerine kurulu. E bi de kimlik meselesine hiç yazdığıma inanmadan yazdım. Amelelikle uygarlığın sentezini yapıp feodal ortadoğuya örnek olalım saçmalığını yazdım :D :D Bu kadar mı olur yaaa :D Ama klişelere de ihtiyacımız var... Hele üst düzey diplomat olursanız bunları ezberlemeniz lazım.
Gelelim gramere...
1),whereby,
Ya ben bunu virgülsüz de çok gördüm. Mesela "this plan whereby we can reduce inflation" Virgül zorunluluk mu yoksa sen virgüllü kullanmayı mı tercih ettin?
2)Central nation-state
Ben özellikle centralistic yazdım. Kastettiğim "merkeziyetçi ulus-devlet" idi. Merkezi ulus-devlet değildi. Birinde ideoloji var diğerinde pratik var.
3)benefited
Ben "benefitted" yazmıştım. Yabancı bi sitede bunun tartışması geçiyodu benefited mi olacak benefitted mi die. Ama muğlak bi konu olarak bırakılmıştı. Bundan böyle ben de benefited diyecem madem...
4)Turkey's national security concerns comes to the fore amid anti-EU chants.
"Comes to the forefront" okuma metinlerimde karşıma çıkan bi deyimdi. in yerine amid kullanmak daha güzel ve doğru görünüyor. Ona itiraz yok.
5)it has become a widely accepted state-centric view.
Şeklinde değiştirmişsin. Ben şunu kastetmeye çalışmıştım: "bu geniş ölçüde devlet-merkezli bir bakış açısının tezahürüdür". Yani yaygın kabul gören... değildi kastettiğim. O yüzden it is widely a state-centric view dedim.
6)Another argument also voiced by some European leaders is that Turkey is not in Europe
Ben coğrafya kastetmemiştim. "Turkey is not European" dedim çünkü kimlik tartışmalarına değinmek istedim. Vurgulamak istediğim "Avrupalılık" bir kimliğin ifadesi, coğrafi konum değil.
10)It may come pleasant to some ears that this country is strong enough to produce an alternative route, but it will make no sense at all!
Ben şöyle yazmıştım:
It may come pleasant to some ears that this country is strong enough to show off an alternative route, but it makes no sense at all
Burada "show off" u yaratmak istediğim düşünce açısından hayati bir sözcük gibi gördüm. Çünkü ABnin alternatifi olmadığını, bir alternatif ortaya konsa dahi bunun ancak "show off" olacağını belirtmek için kullanmıştım.

Benim tespitlerim bunlar. Çok çok teşekkür ediyorum. Bir de gramer bölümüne "if anything" başlığı açmıştım. Yine de kafama takıldı: neden if anything kullanmam hoşuna gitmedi. Şöyle:
Benim cümlem: the alternatives, if anything, are not to be taken seriously.
İRLANDALI: the alternatives, if any,...
İyi de niye? If anything şayet varsa anlamında kullanılmıyor mu? Kafayı yedirtecek bana bu laf yaaa... Biraz aydınlatırsan şu if anything olayını çok sevinirim. Seni de uğraştırıyorum ama yardımcı olursan çok sevinirim. Şimdiden teşekkürler.

IRLANDALI
2006-06-30, 23:18
Gelelim gramere...
1),whereby,
Ya ben bunu virgülsüz de çok gördüm. Mesela "this plan whereby we can reduce inflation" Virgül zorunluluk mu yoksa sen virgüllü kullanmayı mı tercih ettin? haklısın virgülsüzde kullanılıyor.

2)Central nation-state
Ben özellikle centralistic yazdım. Kastettiğim "merkeziyetçi ulus-devlet" idi. Merkezi ulus-devlet değildi. Birinde ideoloji var diğerinde pratik var.
centralist nation-state daha uygun olmaz mı?

3)benefited
Ben "benefitted" yazmıştım. Yabancı bi sitede bunun tartışması geçiyodu benefited mi olacak benefitted mi die. Ama muğlak bi konu olarak bırakılmıştı. Bundan böyle ben de benefited diyecem madem...hayırlısı olsun..:p

4)Turkey's national security concerns comes to the fore amid anti-EU chants.
"Comes to the forefront" okuma metinlerimde karşıma çıkan bi deyimdi. in yerine amid kullanmak daha güzel ve doğru görünüyor. Ona itiraz yok.

be / come to the fore (BrE) (NAmE be at the fore) = to be/become important and noticed by people; to play an important part:

5)it has become a widely accepted state-centric view.
Şeklinde değiştirmişsin. Ben şunu kastetmeye çalışmıştım: "bu geniş ölçüde devlet-merkezli bir bakış açısının tezahürüdür". Yani yaygın kabul gören... değildi kastettiğim. O yüzden it is widely a state-centric view dedim.

Türkçe'sini bir anlayabilseydim:D

6)Another argument also voiced by some European leaders is that Turkey is not in Europe
Ben coğrafya kastetmemiştim. "Turkey is not European" dedim çünkü kimlik tartışmalarına değinmek istedim. Vurgulamak istediğim "Avrupalılık" bir kimliğin ifadesi, coğrafi konum değil.

"Turkey is not European" cümlesi ''nasıl yani'' sorusunu beraberinde getiriyor. Televizyondaki tartışma programlarında genelde "Turkey is not even Europe" derler. aslında bu bile ''nasıl yani'' sorusunu beraberinde getiriyor.

10)It may come pleasant to some ears that this country is strong enough to produce an alternative route, but it will make no sense at all!
Ben şöyle yazmıştım:
It may come pleasant to some ears that this country is strong enough to show off an alternative route, but it makes no sense at all
Burada "show off" u yaratmak istediğim düşünce açısından hayati bir sözcük gibi gördüm. Çünkü ABnin alternatifi olmadığını, bir alternatif ortaya konsa dahi bunun ancak "show off" olacağını belirtmek için kullanmıştım.

ben 'produce' kullanarak bir alternatif yol üretmek / fikrini ortaya atmak olarak düşündüm zira ''show off'' çalım satmak, caka satmak, gösteriş yapmak anlamları var.

Benim tespitlerim bunlar. Çok çok teşekkür ediyorum. Bir de gramer bölümüne "if anything" başlığı açmıştım. Yine de kafama takıldı: neden if anything kullanmam hoşuna gitmedi. Şöyle:
Benim cümlem: the alternatives, if anything, are not to be taken seriously.

''if any'' = ''eğer varsa'' anlamındadır.''if anything'' olmaz.

** Please let me know how many are coming, if any. mesela burada ''eğer gelen varsa, lütfen kaç kişi olduklarını haber ver'' anlamında.

IRLANDALI
2006-06-30, 23:28
Ben çıkıyorum, hepinize iyi hafta sonları...;)

suildur
2006-07-02, 08:28
Avrupa Birliğinin alternatifi var mı? konulu bi deneme istediler ödev olaraktan. ben de bunu yazdım. Hiç sevmediğim bi konu ama ite kaka çıkardık bişeyler :D

Grammar bölümüne yazmak istedim aslında, çünkü denemenin içeriğinden ziyade gramerine yönelik eleştiriye ihtiyacım var. Hangi sözcükleri nasıl daha iyi kullanabilirdim? Ya da iyi bitirebilmiş miyim? Bu konularda yardımcı olacaklara ihtiyacım var...

Şunu da farkettim, seslisozluk forumunun bu tarz bi amaca hizmet edecek bi bölümü olmalı... Sırf kızlarla lafa girecem tanışacam dallamalığıyla açılan ıvırzıvır başlıklar arasında bu üzerine emek harcanmış denemeyi koymak zorunda kaldım. Encyro (neyse artık) İrlandalı ve şu an aklıma gelmeyen sitenin klas isimlerini buralarda görmek isterim.
Şimdiden teşekkürler.

Sayın Okuş,

Kastınız İngilizce açısından değerlendirmekse, İrlandalı zaten değerlendirmiş, ben de kendimi bu konuda çok da bilgili saymıyorum.

Ama, yazının konusuna gelince, yazının taraflı olduğunu düşünüyorum. Kullandığınız kaynaklar ne acaba?

Taraflı derken, bilerek yapılmıştır anlamı çıkmamalı illa ki. Zira, daha yazının başında batılılaşma kelimesini kullanmışsınız. Oysa, Mustafa Kemal "bir" sadece "bir" defa olsun Batılılaşma veya Avrupalılaşma kelimesini kullanmamış, bunları da hiç bir zaman ima etmemiştir. Modern Türkçe'nin mimari Mustafa Kemal Batılılaşma veya Avrupalılaşma kelimelerine kullanamayacak kadar Türkçe'ye hakim değildir de muasır medeniyetler (çağdaş uygarlıklar) tanımını kullanmıştır? Kelimeleri es geçsek, olanlara bakmak lazım. Mustafa Kemal dış politikada Batı'ya veya Avrupa'ya hiç bir zaman yaklaşmamıştır. Bunun yerine;

1. "Mazlum uluslar" görüşü ile antiemperyalist politika izlemiş,
2. Bölgesel işbirliklerine gitmiş,
3. SSCB ile işbirliğine gitmiştir.

Ayrıca, bir benzerlik kurulmak gerekirse, sömürgeci (ki bugün de aynıdırlar) Batı ülkelerinin 1. Dünya Savaşı sonrasını yanlış kurguladıklarını ve 1. Dünya Savaşı sonrasında yapılan ağır anlaşmaların 2. Dünya Savaşı'na yol açacağını söylemiştir. Hatta, Milletler Cemiyeti'ne katılmamıştır. Milletler Cemiyeti, Türkiye Cumhuriyeti'nin cemiyet içinde yer almasını sağlamak için tüzüğünü değiştirmek zorunda kalarak, Türkiye'nin dışarıdan üye gösterilmesini sağlamıştır (Cemiyete aday olacak ülkelerin kendilerinin başvurmaları gerekiyordu, Cemiyet tüzüğünü değiştirerek Türkiye'yi aday göstermiştir.)

Kısacası, ne söylem olarak, ne siyaset olarak Mustafa Kemal Batı'nın veya Avrupa'nın yanında yer almamıştır. Buna dair hiç bir örnek olmadığı gibi, tam aksi söylem ve siyaset fazlasıyla görülmektedir.

Lakin, Atatürkçülük denen safsata gibi, Mustafa Kemal'in düşünce ve tasarrufları bu konuda da saptırılmaktadır. Malumunuz, herkesin diline doladığı Atatürkçülük, Mustafa Kemal'in eseri olmayıp 1953 yılında uydurulmuş bir kelimedir. Mustafa Kemal'in eseri Kemalizm'dir. Kemalizm bir ideoloji olup 1927 ve 1935 CHP Büyük Kurultaylarında parti programına girmiştir. Kemalizm'in temeli Bağımsızlık ve Bilimsellik esaslarına dayanır, altıok da bu iki temel ilke üzerine oturtulur. Haliyle, temeli Bağımsızlık olan bir ideolojinin, ve bunun kurduğu Cumhuriyet'in Batılılaşma iddiası içinde olduğunu söylemek tarihten ve gerçeklerden çok ama çok uzak olmak anlamına gelir.

A, şu olabilir, biz Avrupalıyız, Avrupalı olmak istiyoruz denebilir. Bunun seslendirilmesine kimsenin bir itirazı olamaz. Benim gibi Kemalistlerin ve ulusal düşünceye sahip insanların kızdığı ve kabul etmediği davranış bu Avrupalılaşma sürecine Mustafa Kemal ve Cumhuriyet anlayışının dahil edilmeye çalışılmasıdır.

İkinci konu, Türkiye'nin Avrupaya mı, Avrupa'nın Türkiye'ye ihtiyaç duymasıdır?

AB'nin neden kurulduğunu anlayamazsak bu sorunun gerçek cevabını da bulamayız. AB, 2. Dünya Savaşı'ndan sonra Fransa ve Almanya'nın kömür ve çelik kaynaklarını birlikte kullanmak istemesiyle kurulmuştur. Bir kaç yıl öncesi düşman olan iki devlet enerji ve ağır sanayi gibi bir devlet için en stratejik iki sektörlerini niye birleştirmek ister?

Elbetteki ekonomik nedenler yüzünden. İnsani, demokratik, kültürel, tarihi vb. nedenlerden dolayı değil. Kömür çelik topluluğunun AET ve AT'ye dönüşmesinde de neden ekonomiktir. Çünkü, sadece yaşlanan nüfus değildir Avrupa'da. Avrupa ekonomisi gelişen ekonomiye ayak uyduramamakta ve dünya ticaretindeki payı sürekli azalmaktadır. Gelecek 15 ila 20 yıl içerisinde bugünkü göstergelere göre AB'nin dünya ekonomisindeki payı ABD, Japonya, Çi ve Hindistan'ın gerisinde kalarak ancak 5. ekonomi olacaktır.

AB, Türkiye'ye muhtaçtır. Bu ihtiyaçlarının bir kısmını zaten Gümrük Birliği sayesinde sömürgeci bir anlayışla hali hazırda yürütmektedirler. GB, sömürgeci bir anlayışın ürünü olmasaydı, içinde kapütülayonlardan farkı olmayan şartlar içermezdi. Bugün Türkiye AB dışındaki bir ülke ile ticaret yapacağı zaman AB'nin buna izin vermesi gerekiyor.

Kaldı ki, bunun paralelinde, Türkiye ekonomisi hakkında yazdıklarınızı da değerlendirmek gerekiyor. Son bir aydır yaşadıklarımız maalesef İkitelli medyası ve hükümetin sesi medyasının içinde ısrarla yer almayan, bu iki tip medya aktörlerince dinozor, çağdışı olarak değerlendirilen ekonomistleri ve aydınları haklı çıkarmıştır. Maalesef, diyorum, zira ben de bu dinozor tayfasıyla aynı görüşlere sahibim, ve haklı olmak maalesef beni ve eminim ki bu kişileri de (örneğin Korkut Boratav, Erol Manisalı, Zekeriya Temizel) üzüyor.

Türkiye ekonomisi IMF'nin deneme tahtası yapılmış durumda. Türkiye sıcak paraya bağlı finans operasyonlarının her tür riskine açık, düşük kur yüksek faiz getirisi ile spekülatör ve bunlaın destekçileri için bereketli bir tarla. Ekonomideki büyüme ise ithalata dayalı bir büyüme. Bunu son 3-4 yıldır bir çok defa, dinozor veya ulusalcı diye nitelendirilen bu insanlar seslendirdi. Oysa, verilen tpki siz hiçbir şeyden anlamıyorsuuz, çağdışısınız şeklinde oldu.

Lakin, bu ikitelli medyasından ve hükümetin sesi medyasından hiç kimse %30 devalüasyonu tam anlamıyla açıklanamıyor. Bizler dış odaklar dediğimizde bizi paranoyak veya komplo teorisyeni olarak adlandıranlar komplo teorilerinin alasını şu an kendileri üretiyorlar.

Yaşanan gizli kiz ve devalüasyon tüm Türkiye'ye sıcak paraya dayalı bu ekonomik modelin yürümeyeceğini, hiçbir yönüyle de Türk halkına he hangi bir şey kazandırmayacağını ortaya koymuş durumda.

Ekonomik göstergeleri yaşamdan ayrı yorumlayamayız. Bugün Türkiye'de işsizlik oranı, artık iş aramaktan vazgeçmiş olanlar da eklendiğinde, %21'dir. Bu çok ciddi bir rakam. Madem ekonomi iyi yönde, madem cumhuriyet tarihi rekorları kuruluyor, niçin böyle bir sonuçla karşılaşıyoruz?

Çünkü, aldatılıyoruz, aldatıldığımızın da farkına varmıyoruz.

Siyasi geleceğini AB'nin, ekonomik geleceğini IMF'nin keyfine ipotek eden bir ulusun gelişmesi, büyümesi olası mıdır?

Latin Amerika IMF'yi kovup, özkaynakları üzerinde yükselen bir ekonomi kurduğu için ciddi ve sürdürülebilir bir büyüme yakaladı.

Türkiye'de ise sadece rakamlar var. Büyüyen ekonominin hiç bir şekilde topluma malolmadığının en büyük kanıtı dolaylı vergiler. Hükümet başarısızlıklarını hala fakir halkın üzerine yüklüyor. Dolaylı vergiler dünya birinciliği seviyesinde %70'i bulduysa, dünyanın en pahalı akaryakıtını biz kullanıyorsak bu nasıl rekor, bu nasıl büyüme, bu nasıl gelişme?

Çünkü, bize pembe tablolar çizen askılı medya ekonomistlerinin tuzu kuru!

Aynı şekilde, AB'ye girince kapağı Avrupa'ya atıp işimize bakarız diye düşünen halk kesimlerinin dışında kalan Avrupa destkçilerinin de tuzu kuru.

Ekonominin ötesinde bir de demokratik özgürlükler, insan hakları gibi konular var.

Evet, bu ülkede dmokrasi veya insan hakları tam anlamıyla yaşanmıyor. Bunu ben de kabul ediyorum. Lakin, AB ne yapıyor? AB Türk halkı için demokrasi, şnsan hakları istiyor mu?

Hiç mi hiç zannetmiyorum.

Demokrasi ve insan hakları şampiyonu AB, tam da bu konuda fazlasıyla ayrımı, fazlasıyla ikiyüzlü.

Bosna'yı hatırlayın. Avrupa'nın ortasında resmen soykırım işlenirken hangisinin kılı kıpırdadı?

Ya Kıbrıs? Annan Planı'na evet deyin diye bastıran AB ile kolkola Beşparmak Dağları'na "Yes be annem" yazanlar bugün niye plağı ters çevirdiler?

Türkiye'den liman ve havaalanlarını Rum Kesimi'ne açmasını isteyen AB, niye söz verdiği gibi KKTC üzerindeki izolasyonu kaldırmıyor? Kıbrıs Rum'u insan da, Kıbrıs Türk'ü insan değil mi?

Evet, emin olun ki, insan değil. Zira, Avrupa hala sömürgeci zihniyetinden kurtulmuş değil, kurtulacak gibi de gözükmüyor. Kürtler için self determinasyonu uygun gören Avrupa Kıbrıs Türk'ünü niye Rum'a mahkum ediyor? Kıbrıs Türk'ü self determinasyon hakkına sahip değil mi?

Tekrar soralım, Kıbrıs Türk'ü insan değil mi?

Demek ki değil! Avrupa'ya inanıyorsak, değil.

Ben inanmıyorum!

Bunların da ötesinde AB'yi kavramsal açıdan ele almak gerekiyor.

Bazıları, tam bir kesinlikle ulusçuluğun öldüğünü, ulus devletin çağdışı olduğunu, bunun en büyük örneğinin AB olduğunu söylüyor.

Tamam, bir an için ulus devletin öldüğünü, AB'nin de bunun ispatı olduğunu düşünelim. Adı nedir o zaman olanın? Enternasyonalizm mi? Globalizm mi?

Adı ne izm olursa olsun, gerçeğin ne olduğu ortada. Rum ile Türk'ü, Ukrayna ile Rusya'yı ayan beyan kayıran AB enternasyonalist olamaz. Global yaklaşım içinde olduğunu iddia etsek bile, karşımızda AB anayasası deneyimi var.

Diyorlar ki, bunlarla vakit kaybetme, boşa çeneni yorma, bak adamlar ulusal kimliklerini bırakıp AB altında birleşiyorlar.

Ya yetersiz bilgi, ya da özellikle yanlış bilgilendirme.

Sormak gerekiyor, madem böyle, niye daha sıkı bir entegrasyona gitiyor AB ülkeleri?

Gitmezler, çünkü bu AB'nin varoluş nedenine aykırı. AB'nin varoluşundaki temel neden diğer sömürgeciler karşısında geride kalan Almanya ve Fransa'nın kendi ulusal çıkarlarını koruyabilmek adına, bunlarla rekabet edebilmek adına enerji ve ağır sanayilerini yine kendi ulusal çıkarlarını koruyarak birleştirmeleriydi.

AB anayasası niye reddedildi Fransa'da? Ahlaki, demokratik, insan hakları vb. gibi nedenlerle mi?

Yukarıda söylediğim gibi 20 yıl sonra beşinciliğe gerileyecek olan AB son 10 yıldır ar-ge ve inovasyon faaliyetlerine ağırlık veriyor. Bu konuda da başarılı da oldular. Ama, yine de yetmiyor. Bu nedenle, dönem başkanı İngiltere'nin hazırlığı neticesinde taım fonlarından kesilen pay ar-ge fonlarına aktarılacaktı... Anayasa kabul edilseydi... Fransa, AB içinde tarımdan aslan payını alan ülke.

E, hani ulus devlet ölmüştü?

Niye İngiltere özellikle tarım fonlarını kesip ar-geye yönlendirdi? Niye diğer fonlara da dağıtmadı kesintileri?

Vehasıl, bunun gibi daha çok örnek verebilirim. Ama, bizim sesimiz, yani şu dinozorların, ulusalcıların sesi ikitelli ve hükümetin sesi medyası kadar gür ve cırtlak çıkmıyor. Kendimizi duyuramıyoruz, duymuyorsunuz.

Bazen bu duymamanın kasıtlı olduğunu da düşünüyorum. Zira, herkes, bir toplumsal kandırmacanın hayali ile tası tarağı Avupa'ya atınca kurtulacağını zannediyor.

Hoş, AB, hakettiğimiz hiç bir fonu daha Türkiye'ye çıkarmış değil. Çıkaracağa da benzemiyor. Zira, her bir kademede sözünden döne döne Yunan dönerine dönen AB Türkiye'yi ve Avrupa sevdalısı Türkleri aldatarak soymayı çok seviyor. Soymak da zorunda, çünkü pazarı daima geriliyor.

Hadi, para bir yana da, asıl bu kandırmaca arasında Türkiye'nin ve KKTC'nin toprak bütünlüğü tehlikeye girmez diye umut etmek istiyoruz. Çünkü, Helsinki ve Kopenhag'da kriter olmayan Kıbrıs sorunu artık ayan beyan, hem de AB'nin en üst düzeyinden seslendirilerek, kriter olmuş durumda.

Bunun devamında Ermeni Soykırımı'nın tanınması da gelirse şaşırmamak lazım. Ki, soykırımın tanınmasının geleceğinden de adım gibi eminim. Çünkü, Ermeni Soykırımı iddiasının çıkış nedeni İngiltere ve Fransa'nın ekonomik olarak Osmanlı'yı sömürebilmek adına icat edilmiş bir uydurma olmasıdır. Yukarıda açıkladıklarım göz önüne alındığında bugün de Türkiye'yi sömürme ihtiyacı içindeki AB'nin bu soykırım iddiasını devam ettirmesi kendi lehinedir. Kaldı ki, Almanya'nın soykırımcı olarak yalnız kalmamak istemesi, İngiltere, Fransa, İtalya, Holanda, İspanya ve Belçika'nın ileride kendilerine yönlendirilecek Cezayir, Hindistan, Kongo, Libya, Kuzey ve Güney Amerika soykırımları karşısında da ellerini güçlendirmesi ve niayetinde soykırımı adi bir uluslararası suç konumuna düşürülmesi adına oldukça avantaj sağlıyor Ermeni soykırım iddiaları.

Görüyorsunuz, konu uzun, yol çetrefilli. Yetmezmiş gibi dezenformasyonun, ajitasyonun, psikolojik harbin, hainliğin biri bin para. Bu konu günlerce tartışsak bitmez.

Ancak, "Bağımsızlık benim karakterimdir." diyen Mustafa Kemal'in cumhuriyetini Kemalist ideoloji temelinde anladığımızda biter.

Zira, AB derken aslında tartıştığımız bu cumhuriyeti toprağa verip vermeyeceğimizdir.

Not: Sayın Okuş, kusura bakmayın, yeni farkettim; "...çünkü denemenin içeriğinden ziyade gramerine yönelik eleştiriye ihtiyacım var." demişsiniz. Sabahın erken saatinde yazınıza dalıp cevap yazmış bulundum. Uykusuzluk dikkatsizliği de getiriyor. :)

strategoss
2006-07-09, 03:43
Atatürkçülük, ya da bir başka anlayış çerçevesinde, Kemalizm; ülkemizde çok farklı biçimlerde anlaşılan, değerlendirilen ve yorumlanan bir düşüncedir.

Hatta bazen Atatürkçülük hakkındaki yorumlar, birbiriyle çelişmekte ve çok farklı noktalara çekilmektedir. M. Kemal “akılcı” (rasyonel) bir devlet adamıydı. Hatta değişen iç ve dış koşullar karşısında zaman zaman farklı tutumlar içine girmesi ve farklı şeyler dile getirmesi, onu “pragmatik” bir siyasetçi konumuna sokmaktadır. Ama benim olumlu anlamda kullandığım pragmatik değerlendirmesi kimileri tarafından olumsuz bir yüklemle değerlendirildiği için bu kavramı kullanmakta tereddüt ediyorum.

Gerçekten yukarıda da vurguladığım gibi M. Kemal değişen dünya koşulları karşısında farklı tutumlar sergilemiş ve farklı şeyler dile getirmiş bir siyasetçi olarak günümüz Türkiyesi’nin siyasal yelpazesindeki herkes tarafından dipnot olarak alınabilmektedir. Örneğin, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın hemen sonrasında bir camide hutbede söyledikleri bir İslam şeriatçısı için dipnot olabilirken, 1923-29 arasındaki liberal M.Kemal, günümüzün liberallerine dipnot olabilmektedir. 1929 sonrasında da devletçi bir M. Kemal ile karşı karşıyayız.

Fakat tüm bu farklı tutum ve söylemlerinin ardında M. Kemal’in ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin değişmeyen üç temel ilkesi vardır. Bunlardan biri, “halk egemenliği” biri, “çağdaşlık” ve nihayet biri de “laiklik”tir. Bu üç ilke, bütün ayrıntıların üzerinde hem Atatürkçülüğün temel ilkelerini betimler, hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin değişmez ilkeleri olarak karşımıza çıkar.

* * *

Çağdaşlık dediğimiz zaman, kastedilen şey Atatürk’ün deyimiyle, “muasır medeniyet” yani çağdaş uygarlıktır. Atatürk’ün söylev ve demeçlerinde bu kavram yüzlerce defa geçer. Zaten hiç kuşku duymadan, Atatürk’ün temel hedefinin çağdaş uygarlık düzeyini yakalamak olduğunu söyleyebiliriz.

Ve bence çağdaşlık denildiği zaman anlaşılması gereken şey, “Batıcılık” yani o zamanki deyimle, “Garpçılık”tır. M. Kemal’in hedefi ve Türk ulusuna hedef olarak koyduğu şey, Batı uygarlığına ya da çağdaş Batı uygarlığına ulaşmak idi. Ve buradan “Batı” denildiği zaman anlaşılması gereken şey, “Avrupa”dır. Çağdaş uygarlık düzeyi, çağdaş Avrupa düzeyi olarak okunmalı ve değerlendirilmelidir.

Türkiye’de kimi kalemler, Atatürk’ün hedefinin Avrupa değil, uygarlık ya da Atatürk’ün deyimiyle, “muasır medeniyet” olduğunu yazmaktadırlar. Hiç kuşkusuz Atatürk’ün hedefi muasır medeniyetti. Fakat bu muasır medeniyet, Avrupa medeniyetinden başka bir şey değildi. Dikkat edersek, Atatürk’ün yaşamı boyunca verdiği örnekler hep Avrupa’dan olmuş ve uygarlık konusunda yazarken ve konuşurken, o dönemin çağdaş uygarlığını yakalamış olan başka ülkelerden hiç söz etmemiştir. Örneğin Atatürk’ün hiçbir yazı ya da konuşmasında Japonya’yı ve Japonya’nın ulaşmış olduğu uygarlık düzeyini hedef gösterdiğini görmemiz mümkün değildir. Zaten Atatürk’ün özellikle dış politikadaki uygulamalarına baktığımız zaman, bu söylediklerim daha net bir şekilde görülecektir.

* * *

Atatürk’ün dış politikadaki kararlarının somut bir biçimde ortaya çıktığı ilk süreç, Lozan Barış Konferansı’dır. Bu konferans sırasında sahnenin önünde görülen isim, hiç kuşkusuz İsmet Paşa’dır. Ancak İsmet Paşa’yı en ufak ayrıntısına kadar yönlendiren, sırasında özendiren, sırasında frenleyen isim M. Kemal olmuştur.

Lozan’da kapitülasyonlar konusunda ve Osmanlı borçlarının paritesi konusunda asla ödün vermeyen ve “Ülkemizin ekonomik esaretine rıza gösteremeyiz.” diyen İsmet Paşa, Lozan görüşmelerini yarıda bırakarak, Türkiye’ye dönerken hiç kuşkusuz M. Kemal’in kesin direktifleri doğrultusunda hareket ediyordu. Ve aynı İsmet Paşa konferansın ilk bölümünde boğazlar konusunda tamamen İngiliz tezini benimsemiş ve belli çevrelerde çok şaşkınlığa yol açmıştı.

Gerçekten, İstanbul ve Çanakkale Boğazları İstanbul’un fethinden 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi’ne kadar, tartışılmaz bir biçimde Türk egemenliğinde kalmış ve ilke olarak “kapalı” boğazlar statüsünü korumuştu. Ancak Mondros Mütarekesi ile boğazların İngiltere’nin kontrolüne bırakılması ve silahsızlandırılması hükmü getirilmişti. İngiltere, Rusya’nın yumuşak karnına yönelen Kırım’ı sürekli denetlemek istiyordu.

Lozan görüşmelerinde Rusya’nın büyük desteğine karşın, İsmet Paşa (hiç kuşkusuz Atatürk’ün direktifleri doğrultusunda) İngiltere’nin önerisini kabul etti. Burada Atatürk’ün iki amacı vardı. Bunlardan birincisi, daha sonra akçalı işler görüşülürken Fransızlara karşı İngiltere’nin desteğini sağlamak idi. İkincisi ise o dönemde çok sıcak ilişkiler içinde olduğu, Sovyetler Birliği ile ilişkiler bozulur ve Sovyetler Birliği’nden bir tehdit ya da baskı gelirse, Sovyetlerin karşısında yalnız kalmamak düşüncesiydi.

Ancak Lozan’da bu ödünleri veren M. Kemal, daha sonra koşullar değişince Lozan’a imza koyan devletleri Montrö’ye davet edecek ve Lozan ile kurulmuş olan Boğazlar Komisyonu ortadan kaldırılarak, boğazlar silahlandırılacak, mutlak denetimi Türkiye’ye geçecek ve “kapalılık ilkesi” getirilecektir.

* * *

Lozan’da görüşülen bir diğer konu, “Musul Sorunu” idi. Bu konuda Türkiye, mutlak bir biçimde haklıydı. Hem mütareke imzalandığı zaman Musul, Türk ordusunun kontrolündeydi ve hem de nüfusunun çoğunluğu Türk idi. Fakat İngiltere, 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi’nden bir hafta sonra Musul kapılarına dayandı ve kentin kontrolünü (uluslararası hukukun hükümlerine aykırı olarak) ele geçirdi.

Lozan’da bu konuda bir anlaşma sağlanamayınca konu, konferans sonrasında ikili görüşmelerle çözülmek üzere rafa kaldırıldı. Aslında bu aşamada Milletler Cemiyeti’nin arabuluculuğunu kabul etmek ve ikili görüşmelere rıza göstermek, çok kuvvetli bir olasılıkla Musul’un yitirilmesi demekti. Fakat barışa şiddetle gereksinimi olan M. Kemal, bu riski göze aldı. Ve sonunda beklendiği gibi, Musul yitirildi.

* * *

Bu anlattıklarımdan Lozan’ı bir başarısızlık gibi değerlendirdiğim zannedilmesin. Bence Lozan, çok büyük bir başarıdır ve I. Dünya Savaşı’na son veren çok sayıdaki anlaşmalar arasında günümüzde de geçerli olan ve saptadığı sınırların yürürlükte olduğu tek anlaşmadır. Tüm bunların sebepleri, Lozan’ın “haklı” ve “akılcı” bir anlaşma olmasıdır. Türkiye o dönemin koşulları altında alabileceği her şeyi almış ve vermek zorunda olduğu şeyleri de (maalesef) vermiştir. Fakat Lozan günümüze kadar yaşamıştır ve yaşayacaktır. M. Kemal’in yaşadığı dönemde uyguladığı dış politikaya ve uluslararası ilişkilerdeki ekonomik politikalara baktığımız zaman, “Atatürk bugün yaşasaydı Avrupa Birliği’ne girmek isterdi” düşüncesinin ağır bastığını görürüz. Ancak bu konuda olumlu ya da olumsuz bir görüşü kesin olarak dile getirmek elbette mümkün değildir.

Atatürk’ün uluslararası ilişkileri yoğunlaştırma konusundaki çabaları, Balkan Paktı gibi Sadabat Paktı gibi örgütlenme çabalarında açık bir biçimde görüleceği gibi kısa bir süre önce en kanlı biçimde savaştığı İngiltere ve Yunanistan’a dost elini uzatabilmesi, Atatürk’ün bu konudaki tutum ve beklentilerini net bir biçimde gösterir. Gerek Yunanistan başbakanı Venizelos’la gerekse İngiliz kralı ile yapılan yüz yüze görüşmelerle Türkiye Avrupa’nın bir parçası olma özelliğini ön plana çıkarmıştır. Aynı şekilde İngiltere ve Fransa ile 1939’da imzalanacak olan ‘Askeri İttifak Anlaşması’nın temelleri Atatürk’ün yaşadığı dönemde atılmıştır.

Avrupa ile olan iyi ilişkilerini ve bu iyi ilişkilerin olumlu sonuçlarını gördüğümüz bir başka örnek, “Sancak Meselesi” ya da “Hatay Sorunu” sırasında Fransızların desteğini sağlayabilmiş olmaktır. Lozan’da özel statüde bırakılan Hatay, Fransa’nın Suriye’den çekilmesi üzerine yoğun bir diplomatik süreç sonrasında anavatana katılmıştır. Zaten Türkiye’nin Musul meselesindeki akıl almaz haksızlığına rağmen, merkezi Cenevre’de bulunan ve günümüz Birleşmiş Milletler’inin öncüsü olan, “Milletler Cemiyeti”ne (Cemiyet-i Akvam) katılmayı kabul etmesi, Türkiye’nin Avrupa ile olan ilişkilerinde neyi gözettiğini ve nasıl gözettiğini açıkça ortaya koyar.

* * *

Günümüz Türkiyesi’nin AB karşısındaki durumu bence haksız ve hatta insafsız bir durumdur. AB üyesi ülkelerin Türkiye’ye karşı uyguladıkları çifte standartlar, insanı isyan ettirmektedir. Eğer Soğuk Savaş sona ermeseydi ve Sovyetler Birliği saldırgan tavrını sürdürseydi, bugün Türkiye hiç kuşku yok ki, Avrupa Birliği’nin bir üyesiydi. Zaten Avrupa Birliği’nin temelini oluşturan “Ortak Pazar”a yapılan üyelik başvurusu neredeyse hiç tartışmaya yol açmadan ve hatta memnuniyetle kabul edilmişti. Fakat daha sonra Avrupa Ekonomik Topluluğu AET adını alacak olan bu topluluk, siyasal bir nitelik kazanıp, “Avrupa Birliği” biçimine bürününce, Türkiye açıkça dışlandı ve dışlanıyor. Eğer Atatürk yaşasaydı bu durumda ne yapardı? Biraz yukarıda da benzer bir biçimde değindiğimiz üzere, bunun olumlu ya da olumsuz yanıtını hiç kimse veremez. Fakat Atatürk’ün ve o ocaktan yetişen devlet adamlarının bu türden itilip kakılmalara rıza göstereceklerini bekleyemeyiz. Belki de “Atatürk yaşasaydı AB üyesi ülkeler böyle bir tavır içine giremezlerdi” gibisinden hoşumuza gidebilecek analizler yapabiliriz. Ancak bu türden analizlerin de bir kıymet-i harbiyesi olmayacağı açıktır.

1964 Kıbrıs bunalımında ABD başkanı Johnson’un İsmet Paşa’ya yazdığı ünlü “mektup” sonrasında İsmet Paşa’nın verdiği onurlu yanıtın hiçbir sonucu olmamıştı. İş söze gelince “yeni bir dünya kurulur ve Türkiye bu yeni dünyada yerini bulur” demek güzeldir. Ancak bunu söyleyen İsmet Paşa kısa bir süre sonra başbakanlıktan düşürülmüştü. Zaten eğer “düşürülmese ne olurdu?” sorusunu sorduğumuz zaman, buna verecek bir yanıt da yoktur.

Bugün Türkiye Lozan’da kesinlikle reddettiği kapitülasyonları 1947 sonrasında başlayan bir süreç içerisinde maalesef yaşama geçirmiştir. Ekonomik bağımsızlığımız kalmadığı gibi, kültürel kimliğimizden de hızla uzaklaşmaktayız. “Atatürk yaşamış olsaydı ne olurdu?” sorusunu yanıtlamak mümkün değildir. Ancak öyle sanıyorum ki, “çöküş” böylesine hızlı olmazdı. Atatürk değişen koşullarda farklı tutumlar sergileyen bir liderdi. Ve günümüz koşullarına da hiç kuşkusuz bir biçimde ayak uyduracaktı. Fakat bunun sınırlarını belirleyebilmemiz mümkün değildir.

Bence Atatürk, Avrupa Birliği’nin üyesi olmak için çok uğraşırdı. Ancak ne egemenlik hakkını devretmeye sıcak bakardı, ne de böylesine itilip kakılmaya rıza gösterirdi. Bunun dışında bir şey söylemek sadece spekülasyon olur.

PROF. DR. TOKTAMIŞ ATEŞ - SİYASET BİLİMCİ


Güzel degerlendirmeler içeriyor.. Sonradan bu yazıya katkıda bulunabilmeyi umuyorum.. tartışarak veya farklı açılımlar getirerek.

suildur
2006-07-09, 14:25
Ben de heyecanla okuyorum strategos neler yazmış diye böyle :)

Meğersem Toktamış Ateş'miş...

Öncelikle, yazan stratgos olsa çok da önemli değil ama, yazan Ateş olunca, "Atatürkçülük bir başka deyişle/bakışla Kemalizm" deyişi çok ama çok önemli farklar içeriyor.

Ateş, Atatürkçülük diye bir safsatanın değil de, Kemalizm'in gerçek olduğunu bilmiyor mu? (Kemalizm, M. Kemal'in altına imza attığı ideoloji, Atatürkçülük ise 1953'te sağ zihniyetin devrimi laytlaştırma çabasıyla tanımı dejenere etmek üzere destekledikleri kurgu.) Biliyor. Peki, niye böyle yazıyor?

Ayrı bi konu, ayrı bir yazı olması lazım belki de...

Ve Kemalizm'in asıl iki temelinden bahsetmiyor Ateş: Bilimsellik ve Bağımsızlık.

Kemalizm'i bugüne uyarlayıp da, AB konusunda, Kıbrıs'ta Mustafa Kemal ne yapardı demek saçma... Aynısını, Peygamber için yapınca ne gibi sonuçlarla karşılaşıyorsunuz?

Sonuçta, 27 ve 35 kurultayları ideolojinin yazılı temel metinleri olduğuna göre alırsınız önünüze karar verirsiniz.

Ateş Hoca böyle yapmıyor ama... Niye yapmıyor?

Dedik ya, ayrı bir yazı konusu... Sadece, kısaca birşey söyleyeyim, bir insanın her sabah bombalanma şüphesi ile uyanması ve bunu hergün yaşaması basit bir baskı, basit bir yaşam şekli değil. Fethullah'la el sıkışan Ateş Hoca, Allah'a şükür, hala yaşamaktadır. Ama, ideolojik olarak değil!

Bazen insanlar iktidar için gömlek değiştirir, bazen de hayatta kalabilmek için... Bazen de para kazanmak için.

strategoss
2006-07-09, 14:32
Ben de heyecanla okuyorum strategos neler yazmış diye böyle :)

Meğersem Toktamış Ateş'miş...

Öncelikle, yazan stratgos olsa çok da önemli değil ama,

Sevgili suildur zatı alinizi hayal kırıklıgına ugrattıgım için gerçekten üzüldüm :D Önemsizligimi yüzüme vurdugunuz için de teşekkürler.. Evet, önemsiz oldugumu biliyorum ama önemli adımlar atıyorum. Tabi ki önemsizim.. Ateş hoca kadar ve sizin kadar.. Her önemsiz her zaman önemsiz olamayabilir.. zamanın bir noktasında önemsiz olan nice önemsizler önemli olmuşlar ve kendilerini dünyaya ve gerçege dayatmşlardır..

Ama en büyük talihsizlik kişinin kendisinin önemsiz oldugunu idrak etmemesi ve önemliymiş gibi algılaması.. Bundan daha gülünç bişey olabilir mi? Daha komik ve trajik bir şey hayal edemiyorum sevgili suildur :D:D

suildur
2006-07-09, 15:15
Sevgili suildur zatı alinizi hayal kırıklıgına ugrattıgım için gerçekten üzüldüm :D Önemsizligimi yüzüme vurdugunuz için de teşekkürler.. Evet, önemsiz oldugumu biliyorum ama önemli adımlar atıyorum. Tabi ki önemsizim.. Ateş hoca kadar ve sizin kadar.. Her önemsiz her zaman önemsiz olamayabilir.. zamanın bir noktasında önemsiz olan nice önemsizler önemli olmuşlar ve kendilerini dünyaya ve gerçege dayatmşlardır..

Ama en büyük talihsizlik kişinin kendisinin önemsiz oldugunu idrak etmemesi ve önemliymiş gibi algılaması.. Bundan daha gülünç bişey olabilir mi? Daha komik ve trajik bir şey hayal edemiyorum sevgili suildur :D:D

İlla yanlış anlamak için uğraşıyorsunuz... Ben sizin önemli veya önemsiz olup olmadığınıza karar veremem. Bİlmiyorum, tanımıyorum ki sizi.

Kastım anlamak için zorladığınız şey değil. İyi okuyun.

O cümleyi sizin söylemeniz bi önem arzetmez çünkü siz Atatürkçü aydın sıfatı taşımıyorsunuz. Benzer bi durumla açıklayayım, ben "Devlet Kemalizm'e göre yapılanmalıdır" desem bi önem arzetmez, Fethullah "Devlet Kemalizm'e göre yapılanmalıdır" derken. Anlatabildim mi önem durumunu burda? Çünkü, böyle bişey söylenek benim için zaten "beklenen değer", ama Fethullah için değil.

Ve, sizin için de Atatürkçülük ile Kemalizm'i ayıramamanız beklenen değer, ama Ateş için değil.

strategoss
2006-07-09, 15:44
Atatürkçü aydın sıfatnı taşımak istemem zaten.. Düşünen adamın var olan bir ideolojiye eklenmesi diye bişey yoktur ki.. Eklemleniyorsa entelektüel degil, militandır.. Bunu da teslim ettiginiz için teşekkürler.. Benim anladıgım aydın, fikirlerin inceliklerni gören, fikirleri anlamaya çlışan, aralarında belirli ayrımlar yapan, en benimsedigi anda bile bırakabilen insandır.. Hiç bir ideoloji o adamın geniş tahayyul dunyasına gem vuramaz.. Kalıplara sıgmaz çünkü o.. Alabildigine geniş tahayyul ikliminde seyahat etmeye adanmıştır.. Birisi bir ideolojinin adıyla anılıyorsa o adam bitmiştir artık.. Sınırlı bir alana hapsolmuş ve sınırlı kitleye hitap etmekte ve evrenselligi ıskalamaktadır.. Teşekkürler tekrar Suildur.. Arada oturaklı şeyler de yazabiliyorsunuz demek ki.. Bunu gösterdiginiz için teşekkürler :D:D

suildur
2006-07-09, 15:55
Atatürkçü aydın sıfatnı taşımak istemem zaten.. Düşünen adamın var olan bir ideolojiye eklenmesi diye bişey yoktur ki.. Eklemleniyorsa entelektüel degil, militandır.. Bunu da teslim ettiginiz için teşekkürler.. Benim anladıgım aydın, fikirlerin inceliklerni gören, fikirleri anlamaya çlışan, aralarında belirli ayrımlar yapan, en benimsedigi anda bile bırakabilen insandır.. Hiç bir ideoloji o adamın geniş tahayyul dunyasına gem vuramaz.. Kalıplara sıgmaz çünkü o.. Alabildigine geniş tahayyul ikliminde seyahat etmeye adanmıştır.. Birisi bir ideolojinin adıyla anılıyorsa o adam bitmiştir artık.. Sınırlı bir alana hapsolmuş ve sınırlı kitleye hitap etmekte ve evrenselligi ıskalamaktadır.. Teşekkürler tekrar Suildur.. Arada oturaklı şeyler de yazabiliyorsunuz demek ki.. Bunu gösterdiginiz için teşekkürler :D:D

Taşıyın ya da taşımayın... Bu da ilgilendirmiyor, sadece ben burada durumu karşılaştırdım, ileri sürdüğüm argümanda değişken olabilecek konuya dikkat çektim, o yüzden önemsiz dedim.

Ve madem belirli bir ideolojiye eklenmemek lazım, ki ideoloji biraz da pozitif bi olgu, ölçüp biçebileceğiniz, İslam gibi sadece inanmaya dayalı şeylere hiç ama hiç eklenmemek lazım, sizin mantığınıza göre... Benim anladığım bu.

Yani, biz sizin her an ateist ya da taocu olmanızı beklemeliyiz, öyle mi?

Yanlış mı düşünüyorum?

:D

Safının belli olması kadar bi insanı adam yapan az erdem vardır bu hayatta... Dönse bile ne kadar döndüğünü görebilirsiniz en azından.

Konjüktüre göre bi oraya bi buraya salınmak bana göre değil... Hem, aklın yolu bir, gerçekler bir... Bir temel belirler ve o yönde yürürsünüz. Gömleği giydimdi, çıkardımdı, değiştimdi, yok değişmedimdi, dün dündü, bugün bugündü, gibi ayak oyunları fıtratıma uygun değil.

Demek aydın dediğinizin safı, rengi belli olmayacak :D Siz hiç Ertuğrul Özkök'le oturup kalkmış mıydınız?

Ve, bence aydın dediğiniz rengi, safı en çok belli olan ve buna göre de ulusunu, insanlığı bir adım öteye taşımaya çalışan adamdır. Sadece entellektüel nitelikler taşımak değildir aydın olmak, böylesine entel, hiç bişe yaramayanına da entel dantel denir...

Ve, her an bırakabilcekse söylediklerini, inandıklarını, ve önceki edimlerinin sorumluluğunu, bu adam kendini daha bir yere taşıyamaz... Ulusu insanlığı neree taşıyacak? Önceki edimlerinin sorumluluğuna kişisel olarak sünger çekmek iyi de, ya topluma karşı olan sorumluluk?

Ve işin diğer, saçma boyutu da, yukarıda sizin için belirttiğim durum... 20'sinde sosyalist, 30'unda liberal, 40'ında kapitalist, 50'sinde muhafazakar, 60'ında dinci... Nedde güzel bi gelişim şekli... Aydınlat aydınlat bitmez...

E, ne zaman anarşist olacaksınız siz o zaman? Ya da Taocu?

Şaka şaka.. Alınmayın ama, gördüğünüz üzere, sizin aydın tanımız doğru olsa iş entellektüellikten çıkıp televolelik oluyor.

suildur
2006-07-09, 16:56
...
Suildur teşekkür ederim :D Dün birşeylere karşı çıkıyordunuz.. Diyordunuz ki din dersi konusunda adamlar desinler ki biz "inanmıyoruz ve din dersi istemiyoruz". Bunun saçmalıgını gözler önüne sermeye çalışıyordunuz.. Bakın aynı noktaya kendiniz geldiniz ve bu metodolojik yaklaşımı destekler mahiyette sizin bakış açınızdan bir söylem geldi.. Sizin bakış açınıza göre adamlar da saflarını ögreniyorlar.. Ne olduklarını ögrenmek istiyorlar.. Demek ki dün uygun bulmadıgınız yaklaşım şimdi sizin için kullanışlı oluyor.. Enteresansınız.. Ahhahahahah :D Hafızam iyidir ve kullanacagım verileri zihnimde iyi saklarım.. Bu yüzden bunu şimdi sunuyorum.. Ahhahahahahaha:D Hay çok yaşayın emi!
...

Alakası yok... Bence siz iyi okumuyorsunuz yazılanı. Belki de, şu özellikle saklama isteğinizin yoğunluğu sizi yanlış anlamaya itiyor.

Ben eğitimle ilgilenen sadrazamın ne kadar kör cahil, ne kadar bağnaz olduğunu göstermeye çalıştım. Adam, Alevilere illa Hanefi olun diyebiliyor. Ve bunu da demokrasi, laiklik zannediyor... Siz bunun farkında değil misiniz?

Yazdıklarımın sizin şu söylediklerinizle uzaktan yakından alakası yok. Çarpıtmayın.

Adamlar salarını öğrenmiyorlar, dayatıyorlar. Kaldı ki safları, siz her ne kadar iman etmeye dayandırsanız da, temeli bilim olması gereken, ama kendilerindeki din inancı olan, ideolojiye, "dinci muhafazakarlığa" dayanıyor.

Ve, madem sorun salt iman etmek, ve o yüzden ideoloji ile din arasında bi fark yok, bi şey olmayacağına iman edin de, 20 katlı bi binadan Tayyip'i yere bırakın, bakalım ne oluyor?

Bilim, gerçeklik, son sözü söyler, strategos...

suildur
2006-07-09, 17:07
Ayyyyyyyyy.. Gına geldi suildur ya:) Sıkıldım şu tartışma işinden.. Ama iyi bir fikir cimnastigi oldu.. Teşekkür ederim.. Saglıcakla kalın

Gına gelir ve gider... Olur öyle...

Ama önemli olan gerçekleri görebilmek, gösterebilmek. Çarpıtmak, çarpıtılmak değil.

Kolay gelsin.

strategoss
2006-07-09, 17:07
Bilim, gerçeklik, son sözü söyler, strategos...

Mevla görelim neyler ne eylerse güzel eyler :D:D:D

ugurokus
2006-07-10, 16:21
Sevgili Suildur;
Kendini tanımlamamak, hiçbir kimliğe ait olmamak ta bir ifade biçimidir. Bu da bir kimliktir. Ve bana kalırsa insanoğlunun vardığı en üst noktadır.
Efendim tarih düz bi ilerleme çizgisi mi vs tartışmaları ayrı bir başlıkta toplarız. -Ki kemalizm meselesini de bu çerçevede tartışmak mümkün. Ben ilerleme düşüncesini benimsiyorum. E şimdi kendime postmodern desem bi yerinden fire veriyorum sonuçta :D
Bana sorarsan hiçbirşey tanımlanamaz; ancak açıklanabilir. "İlerleme" başlığında görüşmek üzere :) Kafalar çok karışacak!

suildur
2006-07-10, 21:21
Sevgili Suildur;
Kendini tanımlamamak, hiçbir kimliğe ait olmamak ta bir ifade biçimidir. Bu da bir kimliktir. Ve bana kalırsa insanoğlunun vardığı en üst noktadır.
Efendim tarih düz bi ilerleme çizgisi mi vs tartışmaları ayrı bir başlıkta toplarız. -Ki kemalizm meselesini de bu çerçevede tartışmak mümkün. Ben ilerleme düşüncesini benimsiyorum. E şimdi kendime postmodern desem bi yerinden fire veriyorum sonuçta :D
Bana sorarsan hiçbirşey tanımlanamaz; ancak açıklanabilir. "İlerleme" başlığında görüşmek üzere :) Kafalar çok karışacak!

Kesinlikle katılıyorum... Ama, ilerleme konusu açısından değil.

Hele hele, şu, tüm halklar kardeştir, safsatası açısından hiç değil... Zira, Iraklı garibanı vuran sonuçta Porto Riko asıllı Amerikan vatandaşı. Bunu polemik konusu etmeye gerek yok, zira, biz tartışa duralım, Iraklı gariban halkların kardeşliği yolunda çoktan niyazi oldu bile... Neyse...

E, neresine katılıyorum?

Nagual diyeceğim ama, ki nahval diye okunur, diyeceğim, o kadar :)

Sonuçta, yalnız değiliz, çevremizde dünyanın en güzel toprakları, güzel insanlar var ve onların yardıma ihtiyacı var. Ben o yüzden aklın yolu bir deyip Kemalizm dedim.

Yoksa... Nagual...