Öncelikle emek verdiğin için teşekkür ederim Strategoss. Öne sürdüğün fikirlerin kabaca bir listesini çıkarmaya çalıştım.
Sanırım şu serbest piyasa tartışmasıyla girmek doğru olacak çünkü çok önemli bir bölümü kapsıyor.
1) Keynesyen model ya da sosyal devlet bir sermaye birikim rejiminden başka birşey ifade etmiyor bana kalırsa. Ayrıca 1929, sermaye fazlasının ihraç edilebileceği bir dönem olmaması sebebiyle bir ölçüt olarak kullanılabilir mi orası tartışmalı bence. 1929 ulus-devlet çağının ortasına denk düşen bir dönem.
2) Topluma rağmen toplum için! Evet Joe Amca bunu çok güzel becerdi. O kolkhozlar olmasaydı pre-kapitalist bir toplum uzay teknolojisine o kadar kısa zamanda (hem de kapıda olan ikinci dünya savaşı ve dış dünyanın çevrelemesine rağmen) ulaşamazdı. Tabi herşeyi onca hayvanın telef olmasına gerek kalmadan ve de baskıcı yöntemlerle yapmak gerekmiyordu. ABD'de mesela devlet yönetimi özelleştirilmiş gibi bişey. İktidarı satın alan zaten en ileri sektörün temsilcileri oluyor ve onlar ekonomiyi en ileri sektörün gereklerine göre şekillendiriyorlar. Diyeceksin bizdeki DP örneği gibi çöken/çökmekte olan sınıflar gerici bir iktidarı başa geçiremez mi? Piyasa ekonomisinde köylü iktidara kolay kolay gelemez, büyük paralar gerektirir bu işler(SSCB'de köylüler de iktidara geliyordu madenci de iktidara geliyordu). ABD örneği ne yazık ki şahibeli bir seçimle petrol ve silahçıları iktidara geçirmiş durumda. Neticede silahçıların da petrolcülerin de bu güce ulaşmış olmalarının arka planında
piyasa dışı unsurlar var: biri SSCB biri araplar. Hiç kızmayalım piyasaya.
3) Sosyalizm insanlığın iyiye yönelik ideali iyi güzel de... Şimdi şu satırları yazmak için kullandığımız şu teknoloji için kime teşekkür etmemiz lazım gelir acaba?
4) Doğrudan yatırımların büyük bölümünün gelişmiş ülkeler arasında gerçekleştiği istatistiksel bir gerçek. Ancak bu yatırımlardan küçücük bir parçanın dahi transferinin azgelişmiş ülkelerin çehresini nasıl değiştirdiği su götürür bir gerçek değil bana kalırsa. Çevre kirliliği meselesinde haklısın. Acank sivil toplumu yasaklayan bir ulus-devlet yok sevgili Strategoss. Hassasiyetini bu platformlarda duyurabilirsin. Aynı hassasiyeti gelir dağılımı konusunda da gösterebilirsin yine aynı araçla. Mesela biz aramızda toplanalım bir derneğe kaynak aktaralım oradan köylere okul yaptıralım. Bunu yapmayıp "aman
zenginler para versin ben bişi yapmayacam" diyorsak bu ucuz bi servet düşmanlığı olur. Belki de herşeyi iyiler-kötüler dikotomisinde algılamamızdan kaynaklanan bir sorundur bu. Zira kapitalist kötü olanı temsil eder. Ve biz tıpkı çizgi filmlerde olduğu gibi bu kötülere karşı savaşırız. Nedense onunla savaşacağımız yerde yardıma muhtaç insana direk olarak gitmek hiç aklımıza gelmez. Acaba amacımız o yardıma muhtaç olan filan değil mi yoksa?
Zaten kimse de gönlünden bu yardıma koşmak istemiyorsa bu sistem doğrudur. Diyeceksin bu uzun vadede sistem için tehlikeler yaratmaz mı güvenlik vs açısından? Burada rasyonalite çalışır. Ben bir kapitalist olarak diğer kapitalistlerle bir araya gelirim ve derim: "güvenliğe 5 vereceğime şunlara 3 vereyim servetimi daha ucuza koruyayım".
5) Denge kuramına toz kondurmam

Talep esnekliği düşük olan sektöre herkes girmek ister. Bu sektörlerde tam rekabet koşulları sağlanır. İlginçtir ki düşük talep esnekliğinin yatacabileceği olumsuz sonuçları göstermek için örnek olarak kullandığın kurum devlet.
6) Kastettiğim şey üretimin optimalitesiydi (MR=MC). Kafamdaki ütopyadan bahsetmek istemiştim orada. Yani sen ürettiğin malın tanesinden 100 lira kazandığın zaman üretim yapıyorsun. Halbu ki 10 liralık karla satarsan da gayet güzel yaşarsın. Rekabet koşullarında bunu yapamıyorsun. Oysa ki herkes 10 liralık karla üretsin üretebildiği kadar üretsin bu neden olmasın? İşte bu
soruyu sorunca daha psikanalitik bir çerçeveye inmek gerektiğini düşünüyorum. Yahudi örneği bu yüzden önemli. "Yahudiler ilk bankacılar" tamam da neden? Ben nedenlerin ardındaki nedenleri merak ediyorum. Bir kimseyi daha fazla kazanmaya iten sebep nedir? Bunları sorup cevabını kovalayınca hikayenin sarılmayla bitmesine anlam verebiliriz

7) Saf kamusal malların finansmanı konusunda usurp mü yapalım yoksa iktidarı satalım da patron bunları üstlensin mi? İkincisini neden daha uygun bulduğumu yukarıda bir yerde açıklamıştım. Lütfen demokrasi tartışmasına girmeyelim burada ööle bi şey sezinliyorum

Hangi demokrasi? Demokrasi nedir? Kalkınma demokrasi çatışması vs vs uzun bi konu o...
8) Evet ben emeğimle geçinen bir banka personeli olayım (proleter). Birikimimle bir tane de dükkan açtım ve orada birini çalıştırıyorum. Şimdi ne oldum peki? Yani artık hiçbirşey düz siyah-beyaz değil. İşte ben diyalektik diye buna derim. Ama bu Marx'ın anladığı diyalektik değil.
Bugün "öğrenci" diye hiçbir sınıfsal kategoriye oturtamayacağın bir olgu var ayrıca. Diyeceksin eğitim emeğin yeniden üretim sürecidir, bu çerçevede öğrenci de proleterdir. E benim kafama şu soru takılır o zaman: "proleter proleteri sömürür mü?"
9) Hristiyanlık örneğini öne sürerek, sınıf mücadelesinin proleteryadan gelebileceğini ima etmişsin. Hristiyanlığın ortaya çıktığı dönem köleci üretim dönemi. Bugün bu kadar ciddi bir antagonizma olduğuna gerçekten inanıyor musun? Hayır inanmıyorsun. "O yöne doğru ilerliyoruz" diyorsun. Pala Nietzsche de şöyle buyuruyor:
"Umut kötülüklerin en kötüsüdür çünkü işkenceyi uzatır." : )
...
"Tanrı paşa bey ağa sultan, bizleri nasıl kurtarır. Bizleri kurtaracak olan kendi kollarımızdır..."
Ben de diyorum ki tarihi bu noktaya getiren, insanları mal ve para fetişizmine sürükleyen şey sevgisizliktir. Yani dünyayı nefretle dönüştürmeyi iddia edebilirsiniz. Ama dünya sevgiyle de dönüştürülebilir. Bu düşünce yapısının arkasına W. Reich'ı koyun, E.Fromm'u koyun, Mevlana'yı Yunus Emre'yi koyun... Netice itibariyle birikimin arka planında yatan nedenler, ekonomi-politik okumanın bir adım ötesindedir. İnsanların ürettiği, daha iyi için çabaladığı ve insanların bu üretimden faydalandığını gördüğü zaman mutlu olduğu bir kültürel ortama kavuştuğumuz zaman sosyalist toplum kurulmuş demektir. Nasıl ki feodalizmle kapitalizm arasında kesin bir çizgi yoksa, tarih bir süreklilik ise, sosyalizm de bir devrimle (en azından dar anlamıylabir devrimle) gerçekleşecek bir dönüşüm değildir.
Kapitalizmin beslendiği militarist kültür, hegemonik erkeklik ideolojisi, araba yoksa aşk yok mantığı bugün çözülüyor (ben böyle görüyorum). Hatta bu sürece ivme katan unsurlar sınıfsal değil kültürel nitelikler taşıyor (rock altkültürü mesela).
Netice itibariyle ben gelecek için umutluyum. Öpüşen iki genci gördüğüm zaman dünyanın büyük bir dönüşüm geçirdiğini hissediyorum. Bunlara cins cins bakan işçinin suratına baktığım zaman ise çöken bir sınıfa mensup mekanik bir varlığın bu dönüşümü anlamlandıramamasına tanık oluyorum.